<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0">
   <channel>
      <title>MAKALELERR by nisa savaş</title>
      <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks</link>
      <description>sevgiyle yapıldı...</description>
      <language>en-us</language>
      <pubDate>2021-01-04 13:05:56 UTC</pubDate>
      <lastBuildDate>2024-12-18 23:28:33 UTC</lastBuildDate>
      <webMaster>hello@padlet.com</webMaster>
      <image>
         <url>https://padlet.net/icons/png/2728.png</url>
      </image>
      <item>
         <title>Hippi Felsefesi</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1051737104</link>
         <description><![CDATA[<div>Hippilerin “<em>beat</em>” hareketinden esinlendiğini söyleyebiliriz. 1950’lerde ortaya çıkan beat hareketi savunucularının çoğunluğunu edebi sanatçı çevre oluşturuyordu. Genel olarak kişisel kurtuluşun, arınmışlığın toplumsal sorunlarla ilgilenmemekten, geleneksel yapıya karşı çıkmaktan, özgürlüğün uyuşturucu, caz müzik ve cinselliğin doyasıya yaşanmasıyla ortaya çıkacağın savundular beatnikler.<br><br></div><div>1960’larda kendilerini göstermeye başlayan hippilerin büyükçoğunluğunu ise ergenlik çağındaki gençler ve genç yetişkinler oluşturuyordu. O yılların yani 1960 ve 1979’li yılların politik oyunlarından sıkılan bu gençler özgürlüğün nasıl gerçekten tadılabileceğine ilişkin fikirler üretmeye başladılar. Amerika’da ortaya çıkan hippi akımı her şeye karşı bir reddediş içinde olmaları dadaizmi hatırlatabilir fakat hippilerin asıl felsefesi özgürlük arayışlarından geçer. Özgürlüğün ise insanın kendi özünde var olduğuna inanırlar. <strong>Bu açıdan ancak kendine sınır koymayan insan özgürlüğe ulaşabilir.<br></strong><br></div><div>“<strong>Çiçek Çocuklar</strong>” olarak anılan hippiler 1960’larda görülmeye başlasa da hippi kelimesini ilk olarak San Fransiscolu bir gazeteci olan Michael Fallon tarafından kullanılmıştır.Yayınladığı yazının genelinde beatniklerin yeni nesli olarak nitelendirilen hippilerin arayışı aşk, sevgi, barış ve özgürlük üzerineydi.<br><br></div><div>Sınırların konulmadığı ve sevgiyle yoğurulan bir yaşamın mutluluğa eriştirebileceğine inanılması cinselliğin doyasıya yaşanması, müziğin hayatlarında önemli bir yer kaplamasını ve insanı sınırlandıran giyim tarzlarından uzak durmaları dahası beslenmeleriyle bile canlıları olabildiğince koruyan vejeteryan bir yapının olması hippilerin genel bakış açılarının yaşam tarzlarına yansımasıdır. Hiçbir şeye ait olmamaktır hippiliğin özü. Gidebildiğin kadar gitmek, sınırsızca yaşayabildiğin kadar yaşamaktır kısaca.<br><br></div><div>Böylesine insanın özüne işleyen bir yaşam felsefesinin giyimlerine de yansıması kaçınılmaz haliyle fakat günümüzde durum biraz daha farklı bir hal aldı. Hippi felsefesinden bihaber hippi giyim tarzıyla ortalıkta dolaşan tipleri görmeye başladık. Saç bantları, renkli ve salaş elbiseler, kıyafet aksesuarları, sütyen takmayan kızlarımız, saçaklı çantalar ve dahası…<br><br></div><div>Bir bakıma pasif bir direniş sergileyen hippiler giyim tarzlarıyla da hala günümüzde etkisini sürdürüyor. Temel felsefelerinden hareketle genelde ikinci el giyinen o eski hippiler kalmadı tabi. Felsefesini değil ama görünümlerinin birhayli iyi benimsendiği aşikar. Günümüzün şartlarında hippi felsefesinin yaşatılamayacağı da aşikar. Siz istemeseniz de sistem sizi kendine dahil ediyor ve ebeveynler çocukları ister istemez doyumsuz olarak yetiştiriyor. Bir başkaldırış çoğu ergeni cezbetse de hiçbiri toplayıcıkla beslenip paranın o cazibesine kapılmadan hayatını devam ettiremiyor tabiki ve çoğu insan bunun farkında: hippilik öyle kolay bir yaşam felsefesi değil. Alice Cooper’ın da dediği gibi “<strong><em>Hippiler barış ve sevgi istedi… Biz ise Ferrariler, sarışınlar ve sert içkiler</em></strong>”<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-01-04 13:15:10 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1051737104</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Crawley Edge Kayıkhanesi, Perth, Avustralya</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1095181594</link>
         <description><![CDATA[<div>Matilda Körfezi'nde Perth'in Swan Nehri üzerinde Avustralya'nın en sevilen kayıkhanelerinden biri bulunuyor. Son derece fotojenik Crawley Edge Kayıkhanesi'nden söz ediyoruz. Ünü yalnızca parlak mavi renginden değil, ulaşmak için yürümeniz gereken uzun ahşap iskeleden de geliyor. Yapının tarihi kesin olarak bilinmiyor ancak 1930'larda bir çeşit kayıkhane olarak inşa edildiği düşünülüyor. 1941'den bu yana bölgenin önde gelen ailelerinden Nattrass ailesine ait. Aile kayıkhaneyi 2004 yılında yeniledi. O zamandan beri de bu güzel mavi yapıda güvenlik amaçlı birkaç değişiklik yapıldı. Kayıkhane dergilerde, sosyal medyada ve fotoğraflarda bolca yer alıyor.</div>]]></description>
         <enclosure url="https://padlet-uploads.storage.googleapis.com/933601744/984d213a652687206ae3af12ee5c9179/ev.jpg" />
         <pubDate>2021-01-17 10:48:52 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1095181594</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Maslow Teorisi ve İhtiyaçlar Piramidi Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113246578</link>
         <description><![CDATA[<div>“<em>Karnı aç bir insan için beşinci sınıf bir çorba, birinci sınıf bir yağlıboya tablodan daha değerlidir.</em>”<strong><br>Maslow’un Piramdi’nde Neler Var?<br></strong><br></div><div><br><br></div><div><br>Piramidin altında biyolojik güdüler, üst katında ise psikolojik güdüler yer alır. Alt düzeydeki güdüler doyuma ulaşınca, birey üst düzeydeki güdülere hazır hale gelir. Yani en üst basamağa çıkmak için alt basamaktaki temel ihtiyaçları belli düzeyde doyurmak elzemdir. Temel ihtiyaçlarını doyuran birey, ancak bu şekilde kendini iyi hisseder, sonunda tüm potansiyelini açığa çıkarır ve kendini gerçekleştirebilir.<br><br></div><div><br>Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi beş ana kategoriye ayrılır. <strong>Piramidin tabanında fizyolojik ihtiyaçlar vardır</strong>. Açlık, susuzluk gibi yaşamsal gereksinimler bu kategoridedir ve insanın yaşamını sürdürebilmesi için en önemli olanı bu ihtiyaçlardır. Fizyolojik ihtiyacını gidermemiş bir kişi için diğer ihtiyaçların bir önemi yoktur. Yani aç veya susuzken Louvre’da Mona Lisa’yı incelemek veya Beethoven’ın 9. Senfonisi’ni dinlemek anlamlı olmayabilir.<br><br></div><div><strong><br>İkinci basamak güvenlik ihtiyacıdır</strong>. Burası dış tehlikelerden korunmayı içerir. Bu ihtiyaç, korunma, barınma, kural ve yasalara uyma gibi gereksinimlere dayanır. Bu ihtiyaçların giderilmesiyle kişi korku ve kaygısını azaltacaktır. İnsan tehlikelere karşı savunmadadır ve sahip olduğu şeyleri korumaya yönelik bir güdüye sahiptir. Bu durum, ilişkiler açısından da böyledir. Yani, diğer insanlarla ilişkilerimizi de korumayı ve güvenli şekilde yürütmeyi isteriz.<br><br></div><div><strong><br>Üçüncü basamakta ait olma, sevgi, kabul görme gibi sosyal ihtiyaçlar yer alır</strong>. Çünkü insan sosyal bir varlıktır, tek başına yaşayamaz. Başkalarıyla birlikte yaşama, kabul görme, arkadaşlık, sevme ve sevilme herkes için önemlidir. Fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları karşılanan insan bir gruba ait olma ve sevilme ihtiyacı duyumsar, bunu karşılayabileceği bir grup bulur. Aksi halde kendini yalnız ve terk edilmiş hisseder.<br><br></div><div><strong><br>Piramidin dördüncü basamağıysa, değer verilme ve saygı ihtiyacıdır</strong>. İnsan ait olduğu grupta saygı görmek ister. Başarısı takdirle karşılanan, saygı duyulan insan kendine güven duyar. Statü, başarı, itibar ve tanınmayı içeren bu ihtiyaç iki yönlüdür. Bireyler hem kendine güven ve özsaygı duymak ister, hem de başkaları tarafından böyle görülmek...<br><br></div><div><strong><br>Zirvede, yani beşinci basamakta kendini gerçekleştirme gereksinimi yer alır</strong>. Bu bölüm kişinin potansiyelini keşfettiği alandır. Örneğin bilgi, beceri ve yeteneklerimizi tamamen ortaya koyamadığımızı düşünüyorsak, büyük bir boşluk hissederiz ve bu histen kurtulmaya çalışırız. Hayattan ne istediğimiz, nasıl bir yol izleyeceğimiz gibi sorular bu kısma aittir. Bu aşamaya kendini gerçekleştirme de denebilir. Maslow bu aşamayı herkesin tamamlayamayacağından bahseder. <br><strong><br>Kendini Gerçekleştiren Bireyin Temel Özellikleri Nelerdir?<br></strong><br></div><div><br>Peki, Maslow’a göre piramidin tepesinde ne vardır? Ünlü psikolog için beşinci basamak neredeyse hayatın sırrını çözmek, bilgelik ve huzura kavuşmak gibidir. Maslow’a göre kendini gerçekleştiren birey, içinden geldiği gibi davranır. Bakış açısı geniştir. Mahremiyetten hoşlanır, başkalarına bağlı değildir. Demokratik karakter yapısına sahiptir, yaşamını anlamlı görür, belirsizliğe tahammül edebilir. Kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul edebilir, düşünce ve davranışları içtendir. Kendisi değil, sorun üzerinde yoğunlaşır, yaratıcıdır. Topluma karşı bireysel bağımsızlığını koruyabilmiştir, insanlığın refahıyla ilgilenir, hayata nesnel bir açıdan bakabilir.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-01-22 09:05:10 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113246578</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Narsizm</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113254870</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Narsisizm; <strong>kişinin kendini sevmesi</strong> hatta <strong>kendine tapması</strong> anlamında bir kavramdır. Psikolojide en belirgin kişilik bozukluklarından biridir. Sigmund Freud’un deyimiyle; “dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya yönlendirilmesi”dir. Psikolojideki en önemli rahatsızlıklardan olan paranoya, nevroz ve hatta psikozda narsisizmin etkilerinin göründüğü belirlenmiştir. Makalemizi okuyunca bir narsist ile karşılamak istemeyeceksiniz!<br><br></div><div><strong><br>Tanımı<br></strong><br></div><div><br>“Özseverlik” olarak da bilinen narsisizmin birçok tanımı bulunuyor. <strong>Kendini beğenen, üstün gören, takdir ve ilgi bekleyen, özel muamele isteyen ve imtiyazlı olduğuna inanan kişilerdir</strong>. Genel bir ifadeyle tanımlayacak olursak; “kişinin kendisine adeta âşık olması” denebilir. Cinsel enerjinin egoda toplanması, nesnelere yönlendirilmesi ve tekrar egoya yönlenmesi durumudur. Bebekler, dış dünya ile bağlantı kuramadıkları için gerçek bir narsisttir. Bir bebek için tek gerçek kendisidir. Bu duruma 'birincil narsisizm' denir. Bebek büyüdükçe dış dünyanın kurallarını öğrenir; libidosunu nesnelere yönlendirmeye başlar, nesnel düşünceleri gelişir. Libidosuna nesne bulabilen insan, görece olarak narsist kalır. Bu duruma da 'ikincil narsisizm' denir. Birincil narsisizmde bebek dış dünyanın ayrımına varamaz; ikincil narsisizmde dış dünya gerçekliğini yitirir.<br><br></div><div><strong><br>Narsistler Nasıl Davranır?<br></strong><br></div><div><br>Narsisizm, toplumda çok dikkat çeken bir kişilik bozukluğudur. Başkalarının düşünce ve isteklerini dikkate almayan narsistler, başkalarının hakkına da saygı göstermezler. Her zaman kendilerini haklı görürler. Gerçeklerle bağdaşmasa bile her zaman en önde ve tek olmak isterler. Empati yapamazlar, başkalarını anlamaya çalışmazlar.<br><br></div><div><br>Narsistler başka nasıl davranır? İşte cevapları;<br><br></div><div><br></div><ul><li>Sanki dünya kendileri için yaratılmıştır. </li><li>Her şeyin kendi amaçlarına hizmet etmesini beklerler. Başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa değerlidir; aksi halde tahammül edilemez!  </li><li>Kendi çıkarlarına olan hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelenirler ve saldırganlaşırlar. </li><li>Vefa; bir narsist için İstanbul’un semti olması dışında bir anlam ifade etmez. </li><li>İnsanları ezmekten ve zarar vermekten çekinmezler. </li><li>Pahalı kıyafetler ve otomobiller isterler, statüsü yüksek arkadaşlar edinmeye ve elitist davranmaya çalışırlar. </li><li>En başarılı, en yetenekli, en zeki ve en üstün kişi olduklarını zannederler. </li><li>Sürekli övülmek, alkışlanmak ve beğenilmek isterler. </li></ul><div><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-01-22 09:08:27 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113254870</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Kapitalizm Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113258472</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Kapitalizm, <strong>özel mülkiyete</strong> ve <strong>özel teşebbüse</strong> dayanan ekonomik bir sistemdir. Bu sistemde ekonomik aktivitelerin hepsi değilse de çok büyük bir kısmı kar amacı güden özel bireyler ya da özel kuruluşlar tarafından yürütülür. Üretimin araçları, örneğin ham madde, sermaye ve diğer gerekli araçlar büyük oranda bireyler tarafından sahiplenilir.<br><br>Kapitalizmde ekonominin bir kısmı kamuya ait olabilir. Hükümet kamu sağlığı ve güvenliği, rekabetin sağlanması ve çevrenin korunması gibi belli bazı düzenlemeleri özel sektör üzerinde uygulayabilir. Ancak böyle düzenlemelerin genelde negatif sonuçları olur. Kurallar genellikle bireylerin ve kurumların normal şartlarda gerçekleştirmeyecekleri uygulamaları zorunlu tutar.<br><br></div><div><br>Kapitalizm altında ekonomik alışverişler kar amacı güden özel bireyler veya firmalar arasında olur. Hem özel mülkiyet fikri hem de kar amacı fikri aslında kapitalizm öncesinde prensipleri ekonomide uygulanmış pek çok doktrin veya dinin kurallarına aykırıdır.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-01-22 09:09:54 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113258472</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Nihilizm Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113261875</link>
         <description><![CDATA[<div>Nihilizm; varlığı, değerleri ve ahlâkı reddeden bir akımdır. Antik Yunan’dan günümüze kadar filozofların görüşleri ile gelişmiş bir öğretidir.<br>Nihilizm, diğer adlarıyla <strong>hiççilik veya yokçuluk felsefi bir akımdır</strong>. Bütün değerleri, ahlâkı, dini inançları, düzeni ve otoriteyi reddeden görüş ve fikirlerin genel adıdır. ‘Rus akımı’ olarak bilinir. 19. yüzyıl ortalarında Rusya’daki entelektüel gençler arasında başlayan bu felsefi yaklaşım, “her şeyin anlamdan veya değerden yoksun olduğu” inanışı üzerine bina edilmiştir. Bilgi, değer ve varlık felsefesi ile bağlantılı bir öğretidir. Varlığı ve değerleri şüpheci bir yaklaşımla irdeler ve yok sayar. Bazı nihilist bakışa göre devlet, insanların ahlâkını bozan bir olgudur ve ortadan kaldırılmalıdır.<br><br></div><div><br>Nihilizmle ilgili günümüze kadar birçok görüş ortaya konuldu. Her görüş yeni tartışmalara yol açtı. Farklı görüşlerin çatıştığı bir odak haline gelen nihilist akım, çok sayıda tanım ortaya çıkardı. Eleştiriler nihilizm çeşitlerini, her çeşit nihilizm de kendi içinde farklı eleştirileri doğurdu. Özellikle inanç ve ahlaki değerlerin yok sayılması, nihilizmi eleştirilerin odağına oturttu.<br><br></div><div><br>“Nihilizm” kelimesi, Latince “nihil” yani “hiç” anlamındaki kelimeden türetilen bir sözcüktür. Birçok alt dalı ve çeşidi vardır. Felsefe, siyaset ve sosyal alanlarda kabul gören nihilizm; siyasi istikrarsızlıklar ve savaşların yol açtığı umutsuzlukta kısa sürede yayılmış ve taraftar bulmuştur.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-01-22 09:11:13 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1113261875</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Fütürizm Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1191505284</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Fütürizm, 20. yüzyılda İtalyan şair Filippo Tomasso Marinetti tarafından başlatılan bir sanat akımıdır.<br><br></div><div><br></div><div><br>Fütürizm, 20. yüzyılda İtalyan şair <strong>Filippo Tomasso Marinetti</strong> tarafından başlatılan bir sanat akımıdır. TDK’ya göre fütürizm kelimesi “<strong>gelecekçilik</strong>” olarak Türkçeleştirilmiş, daha çok edebiyat alanında karşılığını bulan bu akım, sonralarda mimarlık, resim ve heykel dallarını da etkilemiştir. Dalgınlığı, durağanlığı reddeden, hareketi önüne koyan Marinetti, ilk etapta “elektrik” veya “dinamizm” gibi isimler düşünse de, sonrasında, bu ilerici akımın ismini “fütürizm” koymakta karar kılmıştır. Bunu yaparken üç önemli karar alır: Dil Fransızca; yer Paris ve yayımcı Le Figaro olmalı. Nitekim 20 Şubat 1909 günü, Le Figaro’da yayımlanan “<strong>Fütürizm Manifestosu</strong>” ile akım resmen hayata geçer ve Marinetti tüm dünya ile geleceğe ve bugüne dair bakışını paylaşmış olur.<br><strong><br>Fütürizmin Özellikleri<br></strong><br></div><ul><li>Şiirde vezni, kafiyeyi; sözdizimini sıfatı, zarfı, noktalamayı reddetmişlerdir.</li><li>Edebiyatta fiil, mastar hâlinde kullanılacaktır; çünkü yalnız mastar hâlindeki fiil, hayatın sürekliliğini duyurabilir.</li><li>Sıfat kalkacaktır; çünkü bu yolla çıplak kalan isim, asıl rengini koruyabilecektir. Zarf kalkacaktır; çünkü zarf, cümleye tedirgin edici bir ton birliği verir.</li><li>Resimde eşyayı parçalar. Sebebi, makinelerin bir andan bir başka âna geçişini göstermek içindir. </li><li><strong>Hareketi ön plana alır</strong>. Durağan bir anı değil, hareketin kendisini resmeder. Bunu yaparken de dans eden bir kadını çizerken, vücut ve bacak hareketlerini boşluk içinde çizer. Gözün görmediği anları göstermeye çalışır.</li><li>Hıza ve dinamizme verdikleri önemden dolayı genelde uçan nesneleri, makinaları görünür kılan resimler ve mimari öğeler kullanırlar.</li></ul>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-02-11 10:16:01 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1191505284</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Deizm Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1201579232</link>
         <description><![CDATA[<div>Deizm ya da diğer adıyla yaradancılık olarak bilinir. Deizm, evreni yaratan yaratmıştır daha sonra bu yaratıcının evrene herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığını savunan bir inanç biçimidir. Deizm inancı dinleri reddeder.<br><br></div><div>Deizm hiçbir dinin doğru olmadığını, dinlerin insan ürünü olduğunu savunur. Deizme göre yaratıcı evreni yaratmakla sorumludur. Fakat dünyada olup bitene karışmaz. Ayrıca Deizm inancı Tanrı'nın kusursuz olduğunu ve yaratılan bütün her şey onun kusursuzluğundan geldiğine inanır. Mucizeler, vahiyler ve peygamberlik kavramı Deizm inancına göre yanlıştır.<br><br></div><div><strong>Deizm Ne Demek?<br></strong><br></div><div>Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda ortaya atılmıştır. Tanıma göre Deizm Tanrı'ya inanmakta olup fakat Tanrı'nın insanlarla iletişim kurmadığını söyler. Tanrıcılık olarak da bilinmektedir. Deizm inancı ilk kez İngiltere'de ortaya çıktığı bilinmektedir. Deizm kelimesi Latinceden gelmektedir. Latincenin Deus kelimesinden türetilmiştir.<br><br></div><div>Deus Latincede Tanrı demektir. Deizm inancına göre insan düşünceleri özgür olmalıdır. Dolayısıyla iyilik ve ahlak kavramları için herhangi bir dine ihtiyaç duyulmaz. Bütün dinleri reddettiği gibi bütün din adamlarını da reddetmektedirler. Deizm evrim teorisine karşı bir argüman belirtmemiştir. Evrim teorisini de reddetmez<br>Deizm inancını savunan kişilere deist denilmektedir. Dünya'da pek çok tanınmış ünlü deistler bulunmaktadır. Deist kişiler herhangi bir dine inanmaz ve bütün dinleri reddeder. Deistlere göre Tanrı kavramı yalnızca akıl yolu ile açıklanabilir. Bunun için herhangi bir dine gerek duyulmaz.<br><br></div><div>Deist kişiler ayrıca kutsal kitapları da reddeder. Bu kitapların insanlar tarafından yazıldığını savunurlar. Ayrıca yine dinlerde ölümden sonra ki insan hayatı için söylenen cennet ve cehennem kavramlarına da deist kişiler inanmaz. Bazı deistler ise ölümden sonraki yaşama veya reenkarnasyon inancına inanabilirler. Reenkarnasyon yani ruhun başka bir ruhta tekrar dirilmesi bazı deistlerin benimsediği bir inançtır.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-02-14 18:21:35 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1201579232</guid>
      </item>
      <item>
         <title>natüralizm nedir</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1203416483</link>
         <description><![CDATA[<div><strong><br>Natüralizm</strong> ya da <strong>doğalcılık</strong>; <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefe">felsefe</a>, sanat ve edebiyatta doğal Dünya'yı temel alan çeşitli akımlara verilen ortak ad. Bu akımların takipçilerine <strong>natüralist</strong> denir. Bunun yanı sıra <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fa_tarihi">doğa tarihi</a> ile uğraşan bilim insanlarına da natüralist denir.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-Oxford-1"><sup>[1]<br></sup></a><br></div><ul><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Edebiyat">Edebiyatta</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sanat">sanatta</a> natüralizm, doğayı detayları ile olduğu gibi yansıtmayı öngören akımların genel adıdır.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-Oxford-1"><sup>[1]</sup></a></li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefe">Felsefede</a> natüralizm, her şeyin doğal varlıklardan, doğal nedenlerle oluştuğunu, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fa%C3%BCst%C3%BC">doğaüstü</a> varlıklara ve açıklamalara itibar edilmemesi gerektiğini savunan düşüncedir.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-Oxford-1"><sup>[1]</sup></a></li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahlak_felsefesi">Ahlak felsefesinde</a> natüralizm, ahlaki çıkarımların, ahlaki olmayan ifadelerden yapılabileceği teorisidir.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-Oxford-1"><sup>[1]</sup></a><em><br>Natüralizm</em> iki farklı felsefî görüşte incelenir:<br><br><ul><li><strong>Yöntemsel natüralizm,</strong> bilim insanlarından, içinde bulunduğumuz dünya hakkında, gözlemleyebileceğimiz, test edebileceğimiz, tekrar edebileceğimiz ve doğrulayabileceğimiz açıklamalar talep eder.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-2"><sup>[2]</sup></a> <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Epistemoloji">Epistemoloji</a> üzerine yoğunlaşır: "Dünya üzerinde güvenilir bilgiyi edinmenin yöntemleri nelerdir?". Metafizik ve dini inançtan bağımsız, özellikle "bilgi" edinmenin pratik yöntemleriyle ilgili <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Epistemolojik">epistemolojik</a> bir bakış açısıdır. Buna göre varsayımların doğal neden ve olaylara göre açıklanıp test edilmesi gerekir.<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-bf-3"><sup>[3]</sup></a> Gözlemlenebilir eylemlerin açıklamaları yalnızca doğal nedenlerle ilişkilendirildikleri sürece pratik ve faydalı olur (mesela "kesin işleyişler" buna örnektir, ama "şüpheli mucizeler" değil). Yöntemsel natüralizm modern <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilim">bilimin</a> temel prensibidir. Bazı filozoflar bu düşünceyi daha da genişleterek yöntemsel natüralizmin <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefe">felsefenin</a> de temel prensibi olduğunu söylemişlerdir. Bu bakış açısına göre bilim ve felsefe bir bütündür. <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=W.V._Quine&amp;action=edit&amp;redlink=1">W.V. Quine</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Santayana">George Santayana</a> ve diğer bazı filozoflar da bu düşünceyi desteklemişlerdir.</li><li><strong>Metafizik natüralizm</strong>, (veya <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ontolojik"><strong>ontolojik</strong></a><strong> natüralizm</strong> veya <strong>felsefik natüralizm</strong>) ontoloji üzerine yoğunlaşır: Bu bakış açısı daha çok <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Varolu%C5%9F">varoluş</a> ile alakalıdır: var olan nedir ve var olmayan nedir? Natüralizm "tabiat vardır ve bütün temel doğrular tabiatın doğrularıdır."<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Nat%C3%BCralizm#cite_note-4"><sup>[4]</sup></a> metafiziki pozisyonuna sahiptir.</li></ul></li></ul>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-02-15 12:01:42 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1203416483</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Vincent van Gogh&#39;un ölümü</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1246825765</link>
         <description><![CDATA[<div>Hollandalı art izlenimci ressam Vincent van Gogh 29 Temmuz 1890 sabahı erken saatlerde, Fransa'nın kuzeyinde Auvers-sur-Oise köyünde Auberge Ravoux'daki odasında ölmüştür. 27 Temmuz 1890 günü van Gogh'un tarlalarda iken kendini tabanca ile vurduğuna genel olarak inanılmaktadır.</div><div>Vincent ve kardeşi Theo'nun mezarları Auvers-sur-Oise'da yan yana bulunmaktadır. Vincent'ın mezar taşında Ici Repose Vincent van Gogh (1853–1890), Theo'nun mezar taşında ise Ici Repose Theodore van Gogh (1857–1891) yazıtı yer almaktadırVincent'ın kaldığı Auberge Ravoux'nun sahibinin kızı olan Adeline Ravoux, 1890 Temmuz'unda 13 yaşında olduğu sırada geçen olayları açık seçik hatırlamaktadır. 76 yaşındayken yazılan bir beyanında, babasının sürekli hatırlatmasıyla hafızasına kazınmış olduğu şekliyle 27 Temmuz sabahı van Gogh'un kahvaltıdan sonra handan nasıl ayrıldığını anlatır. Akşam karanlığı çökmesine rağmen hâlâ dönmeyince, ressamın düzenli alışkanlıklarını da bilen aile endişelenir. Gece olduktan sonra, muhtemelen saat 9 civarı, van Gogh midesini tutarak hana gelir. Adelin'in annesi bir sorun olup olmadığını sorar. Van Gogh zorlukla cevap vermeye çalışarak, merdivenlerden odasına çıakrken "Yok, ama ben..." der. İniltiler duyan babası van Gogh'u yatağında kıvrılmış yatarken bulur. Hasta olup olmadığı sorulduğunda van Gogh kalbine yakın yerde olan yarasını göstererek "Kendimi öldürmeye çalıştım" diye açıklar. Geceleyin van Gogh daha önce resim yaptığı buğday tarlasına gittiğini söyler. Öğleden sonra kendini bir altıpatlar ile vurmuş ve bayılmıştır. Akşamın serinliği ile kendisine gelince, yarım kalan işini tamamlamak için altıpatları aramaya çalışmış ama bulamamıştır. Sonra da hana geri dönmüştür.[24]</div><div><br></div><div><br></div><div>L'Echo-Le Régional gazetesinde van Gogh'un intiharı ve cenazesi haberi, 7 Ağustos 1890</div><div>Adeline daha sonra babasının handa kalan Anton Hirschig adlı bir başka Hollandalı ressamı köyün doktoruna gönderdiğini ama doktoru bulamadığını anlatarak devam eder. Babası bunun üzerine van Gogh'un arkadaşı ve doktoru olan Dr. Gachet'yi çağırır. Gachet yarayı sardıktan sonra "umutsuz vaka" olduğunu söyleyerek handan hemen ayrılır. Babası ve Hirsching geceyi van Gogh'un yanında geçirirler. Vincent bazen piposunu içerek, bazen de inleyerek ama çoğunlukla sessiz kalarak ve ara sıra da uyuklayarak geceyi geçirir. Ertesi sabah iki jandarma hana gelerek van Gogh'u intihar girişimi hakkında soru sorarlar. Buna karşı van Gogh şöyle cevap verir: "Vücut benim vücudum ve ona istediğimi yapmaya özgürüm. Kimseyi suçlamayın, sadece intihar etmek istedim."[24]</div><div><br></div><div>Pazartesi sabah postane açılır açılmaz Adeline'in babası van Gogh'un kardeşi Theo'ya bir telgraf gönderir. Theo öğleden sonra trenle Auvers'e gelir. Adeline Ravoux, babası ile Theo van Gogh'un, Vincent'ın komaya girdiğini ve sabaha karşı saat bir sularında öldüğünü nasıl izlediklerini anlatır.[24] (Ölüm sertifikasına ölüm saatini 1:30 olarak kaydedilmiştir.)[25] Theo kız kardeşi Lies'e yazdığı mektubunda Vincent'ın ölümünden önceki duygularını şöyle anlatmıştır: "Kendisi ölmek istedi. Yatağının ucuna ilişip onun daha iyi olmasına çalışacağımızı ve bu tarz bir acıdan artık kurtulacağını umduğumuzu söylediğimde "La tristesse durera toujours" (Keder sonsuza kadar sürecek) dedi. Bu sözlerle ne demek istediğini anlıyorum."[26]</div><div><br></div><div>Theo'nun eşi Johanna, Aralık 1913 tarihli güncesinde önce Vincent'ın yanına gittiği zaman yazdığı bir mektuptan söz eder: "Geldiğim ve her zaman birlikte olduğumuz için mutluydu.... Zavallı, payına çok az mutluluk düştü ve hayalleri kalmadı. Yaşamın ağırlığı bazen çok artıyor, öyle yalnız hissediyor ki..." Ölümünden sonra da Theo eşine şöyle yazmıştır: "Son sözlerinden biri 'Böyle ölüp gidebilmeyi arzuluyorum' oldu ve dileği gerçekleşti. Birkaç dakika sonra ölüp gitti. Dünya üzerinde bulamadığı huzura kavuştu...."[25]</div><div><br></div><div>Van Gogh'un arkadaşı olan ve cenaze için 30 Temmuz'da Auvers'e gelen Émile Bernard ise olayları biraz farklı anlatır. Bernard van Gogh'un Pazar akşamı tarlalara çıktığını söyler, "şövalesini bir saman yığının yanında bıraktıktan sonra şatonun arkasına gitti ve kendine altıpatlar ile ateş etti." Bernard "intiharı tamamen kastîydi ve aklı başı yerinde iken teşebbüsü gerçekleştirdi... Dr. Gachet ona yaşamını kurtarmayı ümit ettiğini söylediğinde, van Gogh'un cevabı, 'O zaman yeni baştan yapmam gerekecek.' oldu" diye anlatır.[27]</div><div><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-02-26 19:42:59 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1246825765</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Hümanizm nedir? Hümanist ne demek?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1278646226</link>
         <description><![CDATA[<div>Hümanizm diğer bir anlamıyla ‘insancılık’ olarak tabir edilebilir. Özellikle batıl anlayışı ve doğaüstü olan her durumu yadsıyan bir dünya görüşü olduğunu dile getirmek mümkün. İnsanı üstün kılan ve hayatın temeli anlamında insanı öne çıkaran bir yapı veya olgudur. Hümanizm 14. yüzyılda İtalya'da doğmuştur ve kısa süre içerisinde dünyanın pek çok farklı yerinde insanları kendi düşünce yapısına çekmiştir.<br><br></div><div><strong>Hümanizm Nedir?<br></strong><br></div><div>Genel anlamıyla hümanizm insan aklını, adalet ve etik kavramları temel almış bir anlayış biçimi olarak öne çıkmaktadır. Diğer bir deyişle insanı evrende tek ve en yüksek gören bir değer olarak da tabir edilebiliyor. İnsanı geliştirmek ve yüceltmeyi amaçlamak hümanizmin temel taşlarını oluşturur. Bu bağlamda hümanizmin en önemli konusu sanat ve edebiyat olarak bilinmektedir.<br><br></div><div>İnsan özünde mükemmel bir varlıktır ve bu potansiyeli en etkin şekilde taşır. Paralel olarak edebiyatın amacı da insanı bu olguya taşıyacak en önemli unsurlardan biridir. Ayrıca hümanizm insan sevgisini ve bu bağlamda evrenselliği temel alır.<br><br></div><div><strong>Hümanist Ne Demek?<br></strong><br></div><div>Hümanizm olgusunu bütünüyle içerisinde taşıyan ve bunu idrak etmiş, hayatına yaymış olan kişilere hümanist denir. Hümanistler yaşadıkları çağa, topluma ve yerel ulusal tüm değerlere uzak bir anlayışa sahiptirler. Onlar için işin temelinde insan sevgisi başta olmak üzere sanat ve insan yapısının mükemmel bir varlık olması yatar. Bir akım olarak İtalya'da 14. yüzyılda oluşan hümanizm, zaman içerisinde hümanizmi benimseyen pek çok kişinin ortaya çıkmasına olanak vermiştir.<br><br></div><div><strong>Hümanist Nedir?<br></strong><br></div><div>İnsan sevgisini benimseyen, evrenselliği önemseyen ve insanı üstün bir varlık olarak gören kişiler hümanist olarak bilinir. Hümanistler için yaşam ile beraber edebiyatın konusu her daim insandır. Hatta insanoğlu evrenin en büyük ve en üstün varlığı olarak geçer. Tabii anlamı itibariyle uzman görüşlerine bağlı olarak hümanizm değişik tabirleri üzerinden de değerlendirilebilmektedir. Ancak temelinde üstün insan varlığı ve insan sevgisi yatar.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-07 14:27:03 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1278646226</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Özgür İradeyi Reddetme Özgürlüğü Var Mı?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1278650661</link>
         <description><![CDATA[<div>Bu yazıda aşağı yukarı ne yazacağıma dair belirsiz bir fikrim var, ama sonu nasıl biter, bu gemi nereye çıkar tam olarak kestiremiyorum. Çünkü zannettiğiniz gibi özgür bir iradem yok, kendi cümlelerimi ben değil bütün bir tarihim inşa ediyor.<br><br></div><div>Evet, bu bildiğimiz özgür irade ve belirlenimcilik tartışması ve benim maksadım sizi aslında iradenizin olmadığı konusunda ikna edecek bir yazıyı kaleme almak değil. Ancak şurası kesin ki özgür irade fikri önce insanın kendi psikolojik benliğine daha sonra dünyaya nizam vermek için çok gerekli ve kullanışlı olmasına karşın bunu savunan dini, bilimsel veya felsefi tüm ekollerin temel tezleri ile çatışan bir fikirdir.<br><br></div><div>Materyalist indirgemeci bir dünya görüşüne sahipseniz, aldığınız tüm kararların beyninizde tarihsel olarak inşa edilmiş dış etkenlere oldukça açık sinirsel bir algoritma tarafından üretiliyor olduğunu bilirsiniz ama yine de bu indirgemeci genel felsefeye dayanan tüm ideolojiler kendi varlıklarını sürdürebilmek için insanın özgür bir iradesi dolayısıyla sorumluluğu olduğuna sizi inandırmışlardır.<br><br></div><div>Tersine teolojik bir dünya görüşünüz varsa kadiri mutlak bir Tanrı’ya inanmakla beraber, dini görüşün en temel vurgusu olan imtihan ve sorumluluk fikri için Tanrı’nın tüm evreni kusursuzca idare eden iradesini, söz konusu bireysel davranışlarımız olunca görmezden gelir, kendi iradeniz olduğunu varsayıp, hatta iradenizin sonucu olan eylemlerin sizin isteğiniz üzerine Tanrı tarafından yaratıldığına inanıp onu sizin seçtiğiniz eylemleri yaratmaya kayıtlı bir memur seviyesine indirgediğinizi hiç fark etmezsiniz bile.<br><em>“Sonra 1910’da yine geri çekilip size bıraktık. 50 Sene içinde Dünya Savaşı, bunalım, faşizm ve soykırımla ortaya çıkıp en son Küba füze kriziyle dünyayı yıkımın eşiğine getirdiniz. Bizim bile düzeltemeyeceğimiz bir şey yapmadan, tekrar yetkiyi almaya karar verdik. Özgür iradeniz yok David, sadece onun suretine sahipsiniz.</em><br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-07 14:29:31 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1278650661</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Matematik Tarih Problemini Çözebilir mi?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1324893393</link>
         <description><![CDATA[<div>Ne kadar çaba sarf etsek te matematiğin ve tarihin tatminkar bir tarifine ulaşmaktan mahrumuz. Ancak baştan itiraf ettiğimiz bu zaaf, her ikisi ve ilişkileri etrafında düşünmemize engel değil. Paylaştıkları ortaklıklara rağmen iki alan temel soruları, amaçları ve fonksiyonları açısından ayrışır. Tarih olup bitmiş <em>a</em> ve <em>b</em>’nin bıraktığı izlerden hareketle kurgulanabilecek en makul senaryoya odaklanırken matematik, fiilileşmesinden bağımsız olarak <em>a</em> ve <em>b</em>’nin bütün soyut ilişkilerini konu edinir. Tarih ilmi, hemen her olgu gibi odağına matematiği yerleştirerek işe yarar tarzda bir matematik tarihi tasarlayabilir. Ancak aynı şeyin matematikten beklenmesi, tarihin matematikleştirilmesi imkansız gibidir. Elbette diğer yapıp etmeler gibi her iki disiplinin yolu da mahsusat aleminde kesişir. Daha ötede, her ikisi de ortak bir uzayda, insan zihninde yaşar. Hafıza ve lisan gibi diğer ortak bileşenleri de zihin paydasına dahil ederek bu parantezi kapatabiliriz. Ortak malzemeyi (duyu verileri) aynı ortamda (zihin) işlemelerine rağmen birisi hammaddesini ideal ve sabit nesnelere ve kalıplara dönüştürerek sonsuzlaştırırken, diğeri aynı malzemeyi lineer bir zamansal akış sekansı içinde, tekil parçalar halinde kaydedip yerleştirir. Ne kadar yeniden kurgulanmaya açık görünürse görünsün <em>geçmiş</em> artık geçmiştir. Tekrarlanamaz olgular silsilesinden geriye kalan sadece soluk benzeşimlerdir. Tarihin anlık oluşları <em>oldu</em>ya çevirerek acımasızca ‘ilerleyen’ sayacına karşın matematiğin saati tamamen durmuş gibi görünür. Buradaki ‘değişimler’ sanki tarihsel akıştan hiç etkilenmiyormuşçasına, satranç tahtasındaki simetrik döngüler gibi sonsuzluk içinde tekrarlanır. Zaman mefhumuyla büsbütün su yüzüne çıkan bu farklılaşma, insan idrakinin sınırlarını zorlayan yaratıcı diyalektiğe dönüşür: Bir yanda olan bitenden bütünüyle kopuk görünen soyut, kararlı, ideal nesnelerin düzeninden oluşan içeriksiz bir dünya. Diğer yanda hisse konu olan olgu ve olayların belirli bir uzay-zamanda yalnızca <em>birkereliğine</em> ve geriş dönüşsüz, kesintisiz akışı.Olanın bitenin yani tarihin “kavranması”, ancak olgu ve olaylara belirli bir düzenin, bir yapının atfedilmesiyle imkan sahasına girer. Başka deyişle anlamsız “olgular yığınının” “tarih bilimine” dönüşebilmesi asgari miktarda matematikselleşmesine bağlıdır. Kendi başına soyut ve aşkın görünen -ister kullanılan temel kavramlar ister aksiyomlar olsun- matematiksel içeriklerin, yine tarihsel olandan devşirilmesi, böylece matematiğin de tarihe borçlanmak zorunda kalışı meseleyi hepten derinleştirir. Belki de bu yüzden tarih ve matematik, her çağın ve her bilme tarzının itibari sınıflandırma teşebbüslerine direnen iki isyankar gibi kayıtlardan azade dolaşan jokerlerdir. Son yüzyılda kadim yüklerinden arınarak daha çok bir yöntem ve teknik kılığına bürünen matematik, nasıl doğa bilimleri şemasında sıradan bir bilime indirgenemiyorsa, tarih de her defasında sosyal bilimlerin kaba ayrımları ve alışkanlıklarından kaçıp kurtulmaktadır.Siz matematikçiler” der Peder Jacobus, “kendinize öyle bir dünya tarihi damıtıp kotarmışsınız ki yalnızca düşün ve sanat tarihinden oluşuyor, sizin dünya tarihi kan ve gerçekten yoksun; ikinci ve üçüncü yılda Latince cümle yapısındaki yozlaşmayı avucunuzun içi gibi biliyorsunuz, ama İskender’den ya da Sezar’dan ya da İsa’dan hiç haberiniz yok. Dünya tarihi karşısında öyle bir davranış sergiliyorsunuz ki, bir matematikçinin yalnızca kurallara ve formüllere yer veren, gerçeğe, iyiye ve kötüye, zamana, düne, yarına kapılarını kapayan, sonsuz, sığ ve matematiksel hal’den başka bir şey bilmeyen davranışından geri kalan yanı yok.”<br><br></div><div>Bu itham karşısında kahramanımız (Knecht) basit gibi görünen ama aynı ağırlıkta bir soruyla mukabele eder: “İyi ama bir çekidüzene sokmaksızın tarihbilimle nasıl uğraşabilir insan?”<br><br></div><div>Teorik ve pratik zorluklara rağmen matematiğin tasvir alanını sürekli genişlettiği iddiası doğruysa Knecht ve Jacobus’un temsil ettikleri gerilimin gelecekte matematik lehine sonuçlanabileceği öngörülebilir mi? Kadim zamanlarda semavatta dolaşan, modern zamanlarda yer yüzüne inerek fizik kimya gibi doğa bilimlerini ağına düşürmeyi başaran matematiğin, -iktisat ve psikoloji gibi beşeri bilimlerde zorlansa da- her şeyin teorisi türünden bir kızıl elmaya ulaşması mümkün mü? Madde ve bilincin en derin katmanlarına dahi göz diken bu amansız avcının hile ve tuzaklarından kurtulmayı başaran hiçbir bilim kalmadığında sıra ister istemez tarihe de gelir mi?<br><br></div><div>Belki de kasıtlı olarak soruyu sorarken tarih kavramını gerçekte ona eklenmesi imkansız olan ‘bilim/loji’ ekiyle birlikte kullanır Hesse: Zira herhangi bir şey, çekidüzen verilmeksizin, yani matematiğin dolayımına girmeksizin “bilim” olamaz. Bu açıdan bilimsel çaba, tikel olguların belirli bir tümele atfedilmesi, ister fiziksel değişimlere tabi olmayan aşkın yapılar anlamında, ister kuşatıcı genel kavramlar anlamında kullanılsın, zihinsel bir düzenin dış dünya ile ilişkilendirilmesine karşılık gelir. Hal böyleyse, nesnel görünen her bilme çabası zorunlu olarak belirli düzeylerde tarihsellikler, öznellikler içerir. Böylece insan idrakinin yüzleşmek zorunda kaldığı bir-çok, parça-bütün, madde-zihin benzeri ikiliklere bir yenisi eklenir: Bir yanda tarihsel olgular akışının akıl sır ermez biricikliği, diğer yanda matematiğin mucizevi şemaları ve şaşmaz düzeni. Matematiksel düzeni gerçekliğe giydirerek yani ‘çekidüzen vererek’ onu deforme etmek; yahut bütün doğallığı ile bilinmekten uzak, anlamdan yoksun bir olay akışı/veri yığını ile baş başa kalmak! Seçim size kalmış.<br><br></div><div>Acaba insan türü tamamen yok olsaydı tarih ve matematik aynı yazgıyı paylaşır mıydı?<br><br></div><div><br><br></div><div><a href="https://www.babil.com/boncuk-oyunu-kitabi-hermann-hesse"><br><br></a><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-18 11:28:29 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1324893393</guid>
      </item>
      <item>
         <title>8 Dakikalık Ateş: NASA&#39;nın 2. Dev Yeni Ay Roketi Testi Başarılı Oldu</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328863601</link>
         <description><![CDATA[<div>Bu yılın başlarında Uzay Fırlatma Sistemi çekirdek aşamasının bir testi hatalarla gölgelendi, bu nedenle ajans bir düzeltme yaptı.STENNIS UZAY MERKEZİ, Bayan - Perşembe günü, NASA'nın yeni büyük roketi olan Uzay Fırlatma Sistemi, dört güçlü motoru sekiz dakikadan fazla ateşledi ve hiçbir yere gitmedi.<br><br></div><div>Bu, Amerika'nın önümüzdeki yıllarda aya astronot gönderme hedefi için iyi bir haberdi. Milyarlarca dolar artan bir bütçeye ve yıllarca gecikmiş bir programa rağmen, NASA artık aracı Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'ne taşıyabilir ve ayın çevresinde hiçbir astronot olmadan gerçek bir fırlatma için hazırlayabilir.<br><br></div><div>NASA'nın vekil yöneticisi Steve Jurczyk, testten sonra bir basın toplantısında “Ne harika bir gün ve harika bir test” dedi. "Bu, hedeflerimizi ilerletmek için büyük bir adım."</div><div><br>Uzay Fırlatma Sistemi, Elon Musk'ın SpaceX'i gibi yeni ticari roket şirketlerinin ortaya çıktığı bir dönemde tasarlandı. Bu şirketler, NASA'nın kargoları, astronotları ve robotik kaşifleri yörüngeye ve ötesine gönderme şeklini değiştirdiler. Perşembe günü test edilen roket, NASA'nın en büyük zaferini elde ettiği yarım asır önce Amerikan uzay uçuşunun geleneksel çağı olan Apollo ayına inişiyle daha çok ortak noktayı paylaşıyor.</div><div><br></div><div><br>Ancak uzayı keşfetmenin geleneksel yolu pahalıdır.<br><br></div><div>Uzay Fırlatma Sisteminin her fırlatılması 2 milyar dolara mal olacak ve roket yalnızca bir kez kullanılabilecek. Yine de, Kongre şimdiye kadar kararlı bir mali destek sağladı.<br><br></div><div>Destekçiler, hükümetin kendi güçlü derin uzay roketine sahip olmasının ve onu çalıştırmasının önemli olduğunu ve sistemin parçalarının ülke çapındaki şirketler tarafından inşa edildiğini ve ekonomik faydaların birçok eyalete ve kongre bölgesine yayıldığını iddia ediyorlar.<br><br></div><div>NASA, 2011'de Uzay Fırlatma Sistemi için planlarını açıkladığında, ilk fırlatma 2017 için planlanmıştı. Yeni roket tasarımlarında olduğu gibi, geliştirme, metal parçalarını birbirine kaynak yapmak için prosedür geliştirme ihtiyacı gibi teknik zorluklarla karşılaştı. rokettekiler kadar büyük. NASA ayrıca geçen yıl koronavirüs salgınının erken aşamalarında <a href="https://www.nytimes.com/2020/03/19/science/nasa-coronavirus-sls-rocket-moon.html">roket üzerindeki çalışmaları</a> bir süre <a href="https://www.nytimes.com/2020/03/19/science/nasa-coronavirus-sls-rocket-moon.html">duraklattı</a> .</div><div><br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-19 07:43:02 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328863601</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Hedonizm Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328941820</link>
         <description><![CDATA[<div>Hedonizm; Türkçe ifadesiyle “<strong>hazcılık</strong>”, Sokrates'in öğrencisi ve Kirene okulunun kurucusu Aristippos'un bir öğretisidir. Hayatın esasının “<strong>haz almak</strong>”; insanın en soylu amacının da “<strong>hayattan alacağı hazzı maksimize etmek</strong>” olduğunu ileri süren felsefi düşüncedir<br>Hedonistlere göre, haz mutlak iyidir. İnsan eylemlerini sonucunda haz almasını sağlayacak şekilde planlamalıdır, devamlı haz peşinde olmalı ve haz verene yönelmelidir. Aristippos, her davranışın mutlu olma isteğinden kaynaklandığını söyler. Dolayısıyla, haz, yaşamın bir numaralı gerekliliğidir. Haz, insanı insan yapan duygudur. Bilgiler duygularla alınabildiği kadardır, bundan sonrasına geçemez. Bu yüzden, Aristippos, duyguların getirdiği hazza yönelmeyi ve acıdan daima kaçmayı salık verir.<br><br></div><div><br>Hedonizm'de, bireyin anlık istek, zevk ve hazzı her şeyin önündedir. Bu nedenle, insanlar, diğer insanları önemsemeden anda yaşamalı ve bencil olmalıdır.<br><br></div><div><strong><br>Hazcılık Nedir?<br></strong><br></div><div><br>Hedonizm, zevk ve mutluluğun insanlık için en önemli şeyler olduğuna inanan felsefi bir düşüncedir. “Hedonizm” terimi, Yunanca “haz” anlamındaki "<strong>hedone</strong>" ifadesinden türetilmiştir. Hedonistlere göre, haz mutlak iyidir. İnsanlar eylemlerini, sonunda haz almasını sağlayacak şekilde planlamalıdır. Öğreti, insanların devamlı haz peşinde olmasını ve haz verene yönelmelerini öğütler.<br><br></div><div><br>Aristippos’a göre, her davranış mutlu olma isteğinden kaynaklanır. Dolayısıyla haz, yaşamın bir numaralı gerekliliğidir ve insanı insan yapan duygudur. Edinilen bilgiler, duygularla alınabildiği kadardır; bundan sonrasına geçemez. Bu yüzden Aristippos, duyguların yol açtığı hazza yönelmeyi ve acıdan daima kaçmayı salık vermiştir. Hedonizmde bireyin anlık istekleri, zevkleri ve hazları her şeyin önündedir. Bu nedenle insanlar, diğer insanları önemsemeden “an”da yaşamalı ve bencil olmalıdır. Bazen “aşırı tüketim” anlamında da kullanılan hedonizmin birçok farklı varyasyonu vardır.<br><br></div><div><strong><br>Hedonist Nedir?<br></strong><br></div><div><br>Peki, hedonist ne demek? Hedonist, “zevk” ve hazzı” kendine özgü bir iyilik olarak kabul eden kişidir. Genel olarak aşırı derecede zevk veren şeylere odaklanan kişilere “hedonist” denir. Hayattaki her şeyden haz almayı felsefi bir görüş olarak kabul eden hedonist, hayatın anlamını “kişisel faydacılık” olarak görür. Hayatının çoğunu oburluk, cinsellik veya keyif veren madde kullanımı gibi şeylere adayan hedonistler, hayattaki diğer önemli şeyleri dışlar.<br><br></div><div><br>Başka bir tanıma göre de, hedonist, fiziksel zevk arayışını yaşamdaki en önemli hedef olarak belirleyen dünya görüşüne sahip kişilerdir. Mutluluğu zevk çeşitleri olarak algılayan hedonistler, tipik olarak kendilerini mutlu eden şeyleri birincil erdem olarak görürler. Sürekli mutluluğun peşinde koşarlar. Bir hedonist, hayatının her aşamasında mutlak zevke ulaşmak için çaba harcar. Yaşamın nihai amacının hazzı en üst düzeye çıkarmak ve acıyı en az düzeye indirgemek olduğuna inanır.<br><br></div><div><br><strong><br>Hedonistlerin Özellikleri Nelerdir?<br></strong><br></div><div><br>Hedonistlerin bariz özellikleri vardır. Toplum tarafından dışlanma pahasına zevklerinin peşine düşerler.<br><br></div><div><br>Bu çerçevede tipik bir hedonistlerin özellikleri şunlardır;<br><br></div><ul><li>Her zevki tatma arzusu içindedirler. Hazlarının önündeki bütün engellere düşmandırlar.</li><li>Kutsal değerleri hiçe sayarlar ve kendilerini en değerli varlık olarak görürler.</li><li>Kendi zevkleri için her şeyi feda edebilirler.</li><li>Çalışmayı sevmezler. Zengin olmak ve başarı için çalışanları “ahmak” olarak görürler.</li><li>Tembellik ve miskinlik, en büyük zevklerindendir. İş yapmayı sevmedikleri gibi zor işlerden nefret ederler ve ısrarla işten kaçarlar.</li><li>Kuralları ve yasakları yok sayarlar. Din, ahlak, etik ve onur gibi toplum için değerli erdemlerden rahatsız olurlar.</li><li>Ölümden korkarlar ve ölüm gerçeği ile yüzleşmek istemezler; çünkü ölüm, onlar için hazların sona ereceği bir gerçektir. Ölümü, keyif verici maddelere bağımlılıkla geçiştirmeye çalışırlar.</li><li>Cinsellik, hayatlarının en önemli zevkleri arasındadır. Karşı cins, zevk aracıdır. Aile bireyleri bile cinsellik için bir araç olabilir. Sınırsız cinsellik, ensest ilişkiler hayatlarında yer alan sıradan eylemlerdir.</li><li>Aile sorumluluğu almaktan korkarlar. Çocuk, onlar için zevklerine bir engeldir. Bu sebeple evli hedonistler boşanmaya çalışır veya evlenmemek için büyük çaba harcarlar.</li><li>Son derece bencil ve benmerkezci yapıları vardır. Şahsi menfaatlerini sonuna kadar korur ve savunurlar. Övülmeye bayılırlar, eleştiriden nefret ederler.</li></ul>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-19 08:25:24 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328941820</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Fyodor Dostoyevski Kimdir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328944499</link>
         <description><![CDATA[<div><br>20.yy düşünürlerine ilham olmuş, hakkında Freud’un dahi makaleler yazıp ruh halini çözmeye çalıştığı Dostoyevski’nin hayatı ve eserlerini anlatacağız..<br><br></div><div><br>Tolstoy gibi bir düşünür, aydın ve zamansız eserler veren bir yazarı, Dostoyevski’yi, överken, yine Rus edebiyatının kült romanlarının yazarı ve döneminin en saygın edebiyatçısı olan Puşkin ile onu kıyaslayıp Dostoyevski’yi, Puşkin’den üstün tutması, her zaman Dostoyevski için bir övünç kaynağı olmuştur. Hayata Tolstoy gibi bir kont olarak gelmemiş ya da hiçbir zaman Turgenyev gibi zengin olamamış; Puşkin kadar şanslı ve dergicilik konusunda başarılı olamamıştır. <strong>Dostoyevski, tam anlamıyla cehennemi bu dünyada yaşayanlardandır</strong>. Bu bakımdan da eserleri de cehennem gibidir. Ünü ve saygıyı ölümüne 1 sene kala elde eden Dostoyevski’nin hayat hikayesi o kadar inişli çıkışlı ki zaten sadece bu hayatından ciltlerce romana konu çıkar. Biz de sözü daha fazla bulandırmadan Dostoyevski’yi anlatmaya başlayalım, daha doğrusu buna çalışalım..&nbsp;<br><br></div><div><br></div><div><strong><br>Fyodor Dostoyevski Dostoyevski’nin Hayatı<br></strong><br></div><div><br>Tam adıyla <strong>Fyodor Mihayloviç Dostoyevski</strong>, 11 Kasım 1821 tarihinde Çarlık Rusya döneminde dünyaya gelmiş ve 9 Şubat 1881 yılında, ölümünden birkaç hafta sonra Çar’ın bombalı saldırıya uğradığı zamanlarda hayata gözlerini yummuş. Tam 60 yıl bu dünyada koşmuş, ağlamış, gülmüş, nefes almış..<br><br></div><div><br>Dostoyevski’nin babası soylu bir askerî doktordur. Cerrahtır ve görevinden emekli olduktan sonra Dostoyevski’nin de doğacağı Moskova’da bulunan Mariinskiy hastanesinde gönüllü olarak çalışmaya başlar. Mihail Dostoyevski çok zengin bir adam değildi ama asla fakir bir adam da değildi. Yaklaşık bin köylünün efendiliğini yaptığı bir köyü vardı ama kendisi Moskova’da yaşamayı tercih ediyordu. 5 çocuk babası idi ve özellikle Dostoyevski’nin de anlattıklarına bakılırsa sinirli, aşırı disiplinli, sarhoş ve sevgisiz bir adamdı. Kanımca, bir hastanede bedava olarak yoksulları tedavi eden bir adamın kendi evinde aşırı disiplinli ve sevgisiz olması bir çocuğun, babasının hayal ettiği gibi birisi olmamasından mütevellit duyduğu hayal kırıklığı ile yazdığı bir durum da olabilir. Aksi durumu kanıtlayan pek çok durum olduğu gibi; bu durumu da kanıtlayan pek çok durum mevcut. Mesela Mihail Dostoyevski, çocuklarının eğitimine titizlenen bir baba, her akşam yemeği öncesine çocuklarına bir şiir ya da romandan bir parça okutması, çocuklarına kendisinin Latince dersi vermesi ve Fransızca öğrenmeleri için de çok iyi bir hoca tutması bu duruma bir örnek. Sorun, Dostoyevski’nin babasının tüm bunlarıonlara zorla yaptırması..<br><br></div><div><br></div><div><br>Dostoyevski’nin annesi <strong>Mariya</strong>, aşağıda verilen kaynakların büyük kısmında bir tüccar kızı olarak geçer ama aynı zamanda Dostoyevski’nin babasının, annesini bir ücret karşılığı satın aldığı da yazar. Dostoyevski’nin annesinin evde pasif, her şeyi alttan alan bir yapıda olması, sürekli hasta ve ciddi anlamda çocuklarına mutluluk veremeyecek kadar mutsuz olması bu durumun bir sonucu olabilir. Sonuçta Dostoyevski, ebeveynler bakımından şanslı azınlıktan değildi. Bu durumun da sancısını çekti, ona aileden gelen en büyük destek kardeşi Mihail oldu. Beş kardeşten Mihail ve Dostoyevski’nin bağının çok farklı olduğunu, Dostoyevski’nin ağabeyi ile hep hayali olan Avrupa’ya birlikte gitmesinden ve ondan hep sevgiyle bahsetmesinden anlayabiliriz.<br><br></div><div><br>Dostoyevski’nin babasının gönüllü olarak gittiği hastaneye sık sık gidip oradaki hastalarla hasbihal ettiğini biliyoruz. Zaten ilk öğretimini de Moskova’da geçirmişti. İnsanların, özellikle hasta ve yoksul insanların hayatlarını dinlemek, Dostoyevski’nin ilk lanetiydi zannımca.<br><br></div><div><br>Üniversiteye gireceği zaman annesinin verem hastalığı yüzünden öldüğünü öğrendi. Eşinin ölümüyle kendisini daha çok içkiye veren babası da efendisi olduğu köye yerleşti. Dostoyevski de <strong>Petersburg Mühendislik Okulu </strong>olarak adlandırılan çok ama çok sıkı bir yönetime sahip olan okula gönderildi. Dostoyevski, babasının ölüm haberini bu okuldayken, kardeşi Mihail ile mektuplaşırken öğrendi. Babası, kimi kaynaklara göre öylesine gaddar bir adamdı ki emrindeki köleler ve köylüler tarafından feci şekilde öldürüldü, kim kaynaklara göre de kalp krizi geçirdi. Her ne olursa olsun 1839 yılında, Dostoyevski daha 18 yaşındayken babasının ölüm haberi alarak ilk ciddi epilepsi nöbetini geçirmiş oldu. Ayrıca mesnetsiz bir şekilde babasının ölümünden kendisini sorumlu tuttu; onun ölmesini düşündüğü için öldüğüne inanıyordu ve depresyon ile tanışması da bu mesnetsiz düşünce ile oldu. 18 yaşında, aşırı disiplinli bir mühendislik okulunda, hiç mühendis olmamak üzere yetişirken babasını ve annesini kaybetti; aynı anda epilepsi ve depresyon ile tanıştı..<br><br></div><div><br></div><div><br>Dostoyevski, okulunu bitirdikten sonra mesleğini yapmak üzere asteğmen olarak atansa da istemediği bu mesleğe ancak 1 yıl dayanabilirdi. Çünkü hem askerlikten nefret ediyor hem de mühendis olmak hiç ama hiç istemiyordu.. Tıpkı Oğuz Atay gibi..<br><br></div><div><br>Dostoyevski, yazar olmak istiyordu, asker ya da mühendis değil.. Bu bakımdan yazar olma kararından sonraki hayatı, edebî dünyası ile iç içe olacaktır; biz de bu durumda ikisini bir işlemeye başlayacağız.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-19 08:26:53 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328944499</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İntihal Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328946355</link>
         <description><![CDATA[<div><br>İntihal, alıntı bir sözcük olmakla birlikte TDK tarafından uygun görülen Türkçe karşılığı aşırmadır. Bizce, aşırmaktan ziyade bu durum fikir hırsızlığı..<br><br></div><div><br>İntihal, kendinize ait olmayan bir fikri kendi fikriniz gibi göstermek yani bir başkasının fikrini çalmak demektir. <strong>Fikir hırsızlığı </strong>tabirinin yanı sıra bu durum bir düşünce gaspıdır; emek hırsızlığıdır.. <br><br></div><div><br></div><div><strong><br>İntihal düşünce gaspıdır..<br></strong><br></div><div><br>İntihal, bilimsel çalışmalarda, edebiyatta, sanatta, zanaatta; kısaca insanın olduğu her yerde karşımıza çıkabilir. Düşünmenin “bedava” olduğunu sanan bir zihniyet ürünüdür.. Dolayısıyla intihal konusu, doğrudan etik yani ahlak kavramı ile ilgilidir. Son zamanlarda, Türkiye’de yayılan intihal vakaları, Türkiye’nin intihali engelleyen yasalarının yetersiz olması bilimsel etiğe ciddi zarar vermekte ve elbette bu işten de en çok bilim etkilenmektedir.<br><br></div><div><br>İntihal vakalarının son zamanlarda artmasının nedenleri arasında internetin yaygınlaşması, özellikle sosyal meydanın çok sık kullanılması sayılabilir. Lakin, intihal; yazı bulunduğundan bu yana vardı. Bu bakımdan da intihalin bir tarihi var. Üstelik bu tarih hem doğu için hem de batı için var.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-19 08:27:50 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1328946355</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Anhedoni: Hiçbir Şeyin İyi Hissettirmeme Durumu</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1347151864</link>
         <description><![CDATA[<div>İlk başta büyük bir sorun gibi görünmeyebilir. Şu anda kitap okumak istemiyorsunuzdur, hepsi bu. Ancak günler ve haftalar geçtikçe, enerjinizin düştüğü ve en sevdiğiniz hobilerinizden hiçbiriyle ilgilenmediğiniz daha fark edilir hale gelir. Yapmak istediğiniz tek şey olan televizyon izlemek bile sonunda çekici gelmemeye başlar. Artık hiçbir şeyin önemi yok gibidir. Genel olarak bilim insanları son yıllarda depresyon ve anksiyete gibi akıl sağlığı sorunlarını daha iyi anlamış olsa da, bazı psikolojik olgular bir sır olarak kalmaya devam ediyor. Bunlardan biri de: anhedoni.<strong>Anhedoni Nedir?<br></strong><br></div><div>Anhedoni, kişinin normalde keyif aldığı davranışlardan artık zevk alamama ile karakterize edilen psikolojik bir durum olarak tanımlanır. “Anhedonia” terimi aslen 1896’da Fransız psikolog <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Th%C3%A9odule-Armand_Ribot">Théodule-Armand Ribot</a> tarafından zevki deneyimleme becerisinin azalması olarak ortaya atılmıştır. Kelimenin kökeni Yunancadan αν- (an-; yok) + ηδονη (hedone; zevk) gelir. Depresyona ek olarak gözlemlenebilen anhedoni, şizofreni, anoreksiya nervoza ve madde bağımlılığı bozuklukları gibi diğer akıl sağlığı sorunlarına da eşlik edebilir. Ayrıca Parkinson hastalığı gibi sorunları da işaret edebilir. Bazı insanlar için, anhedoni sosyal (insanların etrafında olmaktan artık keyif almadıkları anlamına gelir) veya fiziksel (dokunma gibi hislerin boş hissedebileceği veya yemeklerin tatsız olabileceği anlamına gelir) olabilir.<br><br></div><div><strong>Anhedoni’nin Sebepleri Nedir?<br></strong><br></div><div><br>Anhedoninin nedenleri değişebilir ve depresyonla ilişkili olsa da, kişinin anhedoni olması için depresyona sahip olması gerekmez. Uzmanlar, anhedoninin beyin aktivitesindeki değişikliklerle ve “iyi hissetme” hormonu olan dopamin üretememe veya buna yanıt verememe ile bağlantılı olabileceğine inanıyor. Yapılan bazı araştırmalar anhedoninin aşırı aktif bir prefrontal kortekse bağlı olabileceğini, bunun dopamin nöronlarını etkileyebileceğini gösteriyor. Diğer araştırmalar da, amigdala (duyguyu işleyen), striatum (ödül sistemi ile ilişkili) ve insula (öz farkındalık ve bilinçle bağlantılı) gibi diğer beyin bölgelerinin ve yapılarının da anhedoni ile ilgili olabileceğini ortaya koyuyor. Anhedoni, belirli zihinsel bozukluklar için bir risk faktörü ve semptomudur ve hastalığın ciddiyeti, tedaviye direnç ve intihar riskinin öngörüsüdür. Araştırmacılar, anhedoniye katkıda bulunan beyin mekanizmalarını anlamaya çalışırken, bu durumla ilgili araştırmalar daha çok çocuklardan ziyade yetişkinlere odaklanmıştır.</div><div>Bununla birlikte çocuklarda anhedoninin nörolojik temelleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için, NIMH İntramural Araştırma Programları Bölümü’nden <a href="https://www.technologynetworks.com/neuroscience/news/how-the-brain-is-different-in-anhedonia-316905">araştırmacılar, </a>2800’den fazla çocuktan (9-10 yaş) toplanan fMRI verilerini inceledi. Örneklemde yer alan bazı çocukların anhedoni, düşük duygudurum, anksiyete veya dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olduğu belirlenmişti. fMRI verileri çocuklar dinlenirken ve ödül beklentisini ve çalışma belleğini değerlendiren görevleri tamamlarken toplandı. Çalışma, anhedoni hastası çocukların beyinlerinin ödül ve uyarılmayı bütünleştirme biçiminde ve ödülleri beklerken beyinlerinin harekete geçme biçiminde farklılıklar olduğunu ortaya koydu.<br><br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-24 10:21:54 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1347151864</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Fransa Milli Kütüphanesi (BNF) ile İlgili Neler Biliyorsunuz?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1356167323</link>
         <description><![CDATA[<div>En yakın dostu kitap olanlar çok iyi bilir ki; kütüphaneler gerçek birer madendir. Duvarları süsleyen altın değerinde kitapları keşfedip o madenin sonunu getirmek ise imkânsız. Dünya üzerinde kitaplarına sahip çıkan öyle çok da fazla toplum yok belki ama öyle bir kütüphane var ki tam bir tarihi eser ve ondan etkilenmemek, biraz da kıskanmamak elde değil. Fransa Milli Kütüphanesi, Bibliothèque Nationale de France’dan (BnF) bahsediyorum. Aslında bu adı, 1994 senesinde almış bir kütüphane burası ancak tarihi 1461 yılına kadar uzanıyor.<br><br></div><div>Kurulduğu yıl, kraliyet kütüphanesi olarak kullanılan Fransa Milli Kütüphanesi, ilerleyen yıllarda “milli” unvanını alarak Fransa’nın yazılı kültürel mirasını, gelecek nesillere taşımayı başarmış. Zamanla da sahip olduğu 31 milyon farklı kaynak ile Avrupa’nın sayılı büyük kütüphanelerinden biri haline gelmiş. Beş asırdır ayakta kalmayı başaran, hem içerik hem de fiziksel yapısı itibariyle son derece görkemli olan bu kütüphanede, Türkçe elyazması kitaplar bulmak da mümkün. Hatta Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Yalnızlık” şiiri de Türkçe elyazması bölümündeki eserlerden biri. Peki, Fransa Milli Kütüphanesi’nin tarihini merak etmiyor musunuz? İşte hikâyesi: BnF, yani Fransa Milli Kütüphanesi’nin hikayesi, Binbir Gece Masalları’nı çeviren Antoine Galland’ın,1672’de Fransa Kraliyet Kütüphanesi tarafından görevlendirilip İstanbul’a gelmesiyle başlıyor. İstanbul’a, kitap ve sikke satın almaya gelen Galland’ın, buradan satın aldıklarını Fransa’ya taşıması sayesinde kütüphanede bir Türkçe koleksiyon oluşmaya başlıyor. Bu da milli kütüphanenin bugünkü formunun temellerinin atılmaya başlandığı anlamına geliyor. Dolaylı yoldan durumu inceleyecek olursak da kütüphanenin bugünkü ansiklopedik koleksiyonlar oluşturma anlayışının temelinin tâ o zamanlarda, Osmanlı topraklarında atıldığını söylemek mümkün.<br><br></div><div>BnF, dünyanın dört bir yanından topladığı bilgiye dayalı ürünlerini bir araya getirme hedefiyle beş asırdır, merkezi Paris’te olan Fransa’nın en prestijli kültür kurumlarından biri. Türkler ve Türkiye ile ilgili el yazmalarının, basılı eserlerin ve gazetelerin de bulunduğu bu kütüphane, bugün ayrıca kamuya ve mesleki topluluklara da kaynak sağlama yoluyla hizmet eder bir pozisyona gelmiş durumda. BnF tarihsel sırayla önce kraliyet, sonra imparatorluk ve en nihayetinde de Fransız İhtilali sonrasında milli kütüphane olarak görevini sürdürmüş. Buna ek olarak bu kütüphanenin, 1537 yılında kabul edilen derleme kanununa göre Fransa’da yayımlanan her türden yazılı, görsel, elektronik ve hatta sesli belgeyi arşivleme yetkisi de mevcut. Bir başka deyişle, arşivleme yöntemiyle Fransa’nın milli mirasını koruma işi dolaylı olarak BnF’ın sorumluluğunda diyebiliriz. Sadece Fransızca değil, her dilden birçok eseri BnF’ta bulmanız, saatlerce oturup okumanız, hiç bilmediğiniz eserlerle tanışmanız da BnF’ın sunduğu imkânlar arasında yer alıyor.<br><br></div><div>BnF öyle büyük bir arşive sahip ki, içeriye girdiğinizde nereden başlayacağınızı şaşırıyorsunuz. Hem inanılmaz bir mimari hem devasa bir genişlik hem de muhteşem bir düzenin bir araya geldiği bu kütüphaneden çıkmak istemiyor insan. Karış karış her noktasına ayak basmak, tüm kitaplara dokunmak, o muhteşem ambiyansı içinize çekmek istiyorsunuz. İşte bu yüzden de bir tam gününüzü burada seve seve harcayabiliyorsunuz.<br><br></div><div><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-26 06:24:10 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1356167323</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ANTİK GREK MİTLERİ VE ASTROLOJİ</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1367861508</link>
         <description><![CDATA[<div><strong>“Görüşün açıklığının ardında varlığın bilmecesi vardır ve son olan her şey yorumlamaya karşı koyar.”<br></strong><br></div><div><strong>Walter Otto<br></strong><br></div><div><strong>KRONOS, KADER TANRISI<br></strong><br></div><div><strong>Mitler ve Yıldızlar&nbsp;<br></strong><br></div><div>Grekler mitten şöyle bahsederlerdi: “Hiçbir zaman var olmamış olanın fakat daha önce var olan ve var olacak olanın anlatısı.”<br><br></div><div>“Mitos”Grekçede “anlatı”, “söz” anlamına gelir; Hesiodos onu gerçeği dile getiren söz olarak tanımlar; o halde mitos başlangıcın paradoksal uzay zamanında yer alan yaratılışının anlatısıdır. Mit, sembollerle giydirilmiş bir bütün olarak aklımıza ve kalbimize hitap eden şiirsel bir dille konuşur. Sembollerle süslüdür çünkü onlar kalpten ve hayalden geçen somutun ve soyutun, görülür ve görülemezin, düşüncenin ve davranışın arasındaki köprülerdir ve zıtlıkları birleştirmenin araçlarıdır.<br><br></div><div>Mit davranışlarımızın esin kaynağına dönüştüğü, yaratıcı düşüncemiz tarafından algılandığı ve yaşandığı zaman gerçek olur.<br><br></div><div>Yıldızlar gökyüzünün düzenini, düzenli ritminden kesimleyerek kâinatın kalp atışlarını gösterirler ve bu kâinatta, tüm varlıkların katıldığı çok büyük bir Hayatın kapılarını oluştururlar. Analojilerin gerçek bilimi olan astroloji bizi büyük sonsuzlukta (makro kozmos) yaşayandan, insana (mikro kozmos) kadar, yaşayanın görüntüsüne bağdaştıran derin bir ilişkiyi ortaya çıkartır.<br><br></div><div>Hermetik ilkeye göre: “yukarıda olan aşağısı için de geçerlidir ve tersine”. İnsanın temel psikolojik hareketlerinin göstergelerine dönüşen, gezegenlere bağlı, kesin bir simge bilim doğurur.<br><br></div><div>Gözle görülebilen gezegenlerin sonuncusu olan Satürn’e kadar sistemimizin yıldızı Güneş’ten itibaren, yıldızların konumları ve böylece karakteristikleri ve ritimleri Dünya’nın düzenini yöneten yedi ilkenin simgesel görünüşlerini oluşturur. Pisagorcuların bahsettikleri “kürelerin uyumunu” Tanrı Apollo’nun yedi telli sitarı sembolize eder.<br><br></div><div>Antik Grek mitleri ile bağdaştırarak sunacağımız yedi güçlü gezegen hakkındaki bu yazı serimize, en uzak gezegenden yani sembolik olarak en arkaik olan Kronos-Satürn’den başlayacağız. Zamanın ve kaderin efendisi Satürn’ün aracılığıyla Dünya’nın ve yaratılışın köklerine, insanın sık sık bakışını gökyüzüne çevirerek cevabını aradığı ilk soruya varırız: “Eğer gerçekten hareketlerimle evsel kanuna bağlıysam, hangi ölçü içinde kaderimin kölesi ya da efendisi olmalıyım?”<br><br></div><div><strong>Kader Tanrısı<br></strong><br></div><div>Kronos’un bize verdiği cevabı dinleyelim…<br><br></div><div>Antik Grek inancında, tanrısal olan ile insan arasındaki ilişkiyi anlamak için W. Otto’nun düşüncesine bakalım: “Bir Grek için Tanrı’nın tecrübesi, kişi yol üzerindeyken ve dünyanın canlı bir parçası olduğunda yapılır. Tüm canlılığı ve ani oluşu ile Tanrı, onu başarmasını sağlasın veya ona köstek olsun onu aydınlatsın veya bulandırsın, kendi yaptığı ve üstüne aldığı her işte insana görünür.”<br><br></div><div>İnsan, kusurlarından dolayı, yaptığı hareketlerin sonuçlarından kaçınmayı umut etme gücünden yoksundur. Bununla birlikte bizi korkutan bir sertlikle bu sonuçlar bize kendilerini hissettirirler. İyi ya da kötü davranışında insan, kendisiyle övünmeli mi yoksa kendisini suçlamalı mı? Hiçbir durumda insan, kendisinin bu sonuca varabileceğini düşünemez. Suçlu, tamamen kişisel iradesinin hatasıyla yüklü bu alçak gönüllülüğe sahip değildir; başına gelenin tek sebebinin kendisi olmadığını zanneder. Bunun için bir felaketin ortasında bile kendinden emin ve gururlu bir şekilde kalabilir. Sözün kısası, başa gelmiş olan yıkmak için olsa bile, dünyada var olan her şey gibi üstün kararlara aittir. Bu görüşün temeli dünyanın tanrısallığına olan sağlam inanışta yatar. Bu, insanın dünyayı ve bireysel varoluşunu mit aynasında görebildiği zamandır. Gerçekten, çok eski varoluş anlayışında iç insanın kendi miti yoktur. Bu demektir ki o tamamen yaratılış mitinde kaynaşmış ve var olmuştur ve özel belirli bir şekli vardır.<br><br></div><div>“Kararlarınızı alırken sahip olduğunuz motivasyonlar, burada Tanrıların tanıdığı motivasyonlardır. İnsanda önemli olarak tamamlanan her şeyin belli başlı temeli ve yoğunluğu insan kalbinde değil Tanrılardadır. Demek ki, kendinin büyük bir varlığa ve onun yaşayan simgelerine ait olduğunu bilir. Onları tanıdığı zaman insan kendi kendisini öznelliğin içine saklamak ve sürüklemekten ve aynı zamanda az emin ve inatçı olmaktan uzak, nesnelliği, dünyadan yaratılmış olana ve buradan kutsallığa kadar gerçeği yakalar.”<br><br></div><div>Bu yüzden, Grekler için bir şeyi tanımak ve anlamak onun için bu duyguya sahip olmaktan daha önemlidir.<br><br></div><div>“Aşk, asalet ve adalet ile gayret eden, sevilmeye değer, asil ve doğru olanı bilir.”<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-30 13:09:38 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1367861508</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Komünizm</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1374898464</link>
         <description><![CDATA[<div><strong><br>Komünizm</strong> (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Latince">Latince</a> kökenli <em>communis</em> - ortak, evrensel); <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cretim_ara%C3%A7lar%C4%B1">üretim araçlarının</a> <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Ortak_m%C3%BClkiyet&amp;action=edit&amp;redlink=1">ortak mülkiyeti</a> üzerine kurulu <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C4%B1n%C4%B1fs%C4%B1z_toplum">sınıfsız</a>, parasız ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Devletsiz_toplum">devletsiz</a> bir <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Toplumsal_d%C3%BCzen&amp;action=edit&amp;redlink=1">toplumsal düzen</a> ve bu düzenin kurulmasını amaçlayan toplumsal, siyasi ve ekonomik bir ideoloji ve harekettir. Sadece üretim araçlarının ortaklaşalığına dayanan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sosyalizm">sosyalizmden</a> ayırt edilmesi gerekir. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/20._y%C3%BCzy%C4%B1l">20. yüzyılın</a> başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Karl_Marx">Karl Marx</a>'ın ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Engels">Friedrich Engels</a>’in kaleme aldığı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%C3%BCnist_Parti_Manifestosu">Komünist Parti Manifestosu</a> ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Kapitalist">kapitalist</a> toplumun yerine <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Meta">meta</a> üretiminin son bulduğu komünist toplum gerçektir. Komünizmin temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması fikri karşıt görüşlüler tarafından "<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Ctopya">ütopya</a>" olarak görülür ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağı iddia edilir. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Paris_Kom%C3%BCn%C3%BC">Paris Komünü</a>, komünist sistem yaşayabilmiş ilk topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncülüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında Anarko-komünist hareketle şekillenen (yaklaşık 4 yıl sürmüştür) toprakların kolektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünist topluluklar da kurulmuştur. Komünizm devlet rejimi olarak ilk kez 1917 <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ekim_Devrimi">Ekim Devrimi</a> 'nden sonra kurulan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyetler_Birli%C4%9Fi">Sovyetler Birliği</a>'nde uygulanmıştır.<br><br></div><div><br>Komünizm <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/A%C5%9F%C4%B1r%C4%B1_sol">aşırı sol</a> siyasi pozisyonudur.<br><br></div><div><br>Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Marksizm-Leninizm">Marksizm-Leninizm</a>'dir. Marksizm-<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Leninizm">Leninizm'e</a> göre komünizme giden süreç <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Burjuvazi">burjuvazinin</a> ortadan kalkmasını sağlayacak olan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Proletarya">proletarya</a> rejimi başlatılacak ve ardından <strong>komünizm</strong>in hazırlayıcısı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sosyalizm">sosyalizm</a> aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.<br><br></div><div><br>Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm'in temel görüşlerini benimseyen fakat <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Leninizm">Leninist</a> modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sol_kom%C3%BCnizm">sol komünizm</a> veya <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Konsey_kom%C3%BCnizmi&amp;action=edit&amp;redlink=1">konsey komünizmi</a> olarak adlandırılan akımdır. Lenin'in <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%22Sol%22_Kom%C3%BCnizm,_Bir_%C3%87ocukluk_Hastal%C4%B1%C4%9F%C4%B1">"Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı</a> adlı eserine cevaben yazılan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Herman_Gorter">Herman Gorter</a>'in "Yoldaş <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Vladimir_Lenin">Lenin</a>'e Açık Mektup", <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Gilles_Dauv%C3%A9&amp;action=edit&amp;redlink=1">Gilles Dauvé</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Fran%C3%A7ois_Martin&amp;action=edit&amp;redlink=1">François Martin</a>'in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.<br><br></div><div><br>Diğer bir komünist akım ise <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Anar%C5%9Fist_kom%C3%BCnizm">anarşist komünizmdir</a>. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm'i eleştirir. Peter Kropotkin, Nestor Makhno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizmden "sınıf" gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devletin kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzden de sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda "diktatörlük", "devlet kapitalizm"i ya da "bir sözde zümre"nin, toplum üzerinde iktidarına yol açacağını düşünür.<br><br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-01 10:16:37 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1374898464</guid>
      </item>
      <item>
         <title>KOZMOGONİK MİT</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380671112</link>
         <description><![CDATA[<div>Her şey var olmadan önce Beance (Kaos) vardı… Hemen ardından karlı Olimpos’un doruklarıyla ve Tartares’in soluk sisiyle ilgilenen ölümsüzlerin hiçbir zaman oturmadığı geniş yamaçlarla Yer (Gaia) ve aynı zamanda ölümsüz Tanrıların en güzeli Aşk (Eros) oluştu” diye yazmıştır Hesiodos. Tüm kozmogonik organizasyon sürecini başlatan ve önce de orada bulunan gücün üçlü triadını Kaos, Yer ve Aşk oluşturur.<br><br></div><div>Her şeyden önce doğan Beance’ın zirvesi olmadığı gibi tabanı da yoktur: durağanlıktan, şekilden, yoğunluktan ve doluluktan yoksundur. Beance “Çukur” olduğuna göre derin bir uçurumdan çok, soyut bir yer (boşluk), yön durumu tayin etmeden, durmadan dönen sersemlik veren bir kasırgadır. Bununla beraber “delik” olduğuna göre, ona bağlı olanı çözer ve aynı zamanda tersini de yapar. Gaia yürümek için sağlam bir zemin ve dayanmak için emin bir temeldir.<br><br></div><div>Belirli olur olmaz, Gaia Tanrılar için temel işlevi içinde, yukarı ve aşağı iki kutup arasında çekilmiş, loş yer altı zemininin ve açık karlı zirvelerinin arasında gerilmiş biçimde kendini tanıtır. Aynı şekilde kaos görünür görünmez zıt varlıkların iki çiftine hayat verir: önce Erebos ve siyah Gece (Nux)’a, sonra çocuklarına Ether (Aither) ve Gündüzün Işığı’na (Hemere).<br><br></div><div>Eros cinslerin bölünmesi ve karşıtların zıtlaşmasından önceki doğurucu gücü temsil eder. Eros, Orfikler gibi ilkeseldir. Bu anlamda yaratılışın aynı sürecinde yaratılmış olanda tekrar yenilenmenin gücünü tanıtır. Bu güç, Gaia ve Kaos’da, doğar doğmaz kendi zıtlıklarını ve yansımalarını bir araya getiren kendilerinden başka ardı ardına bir şey yaratma fikrini doğurdu. Böylece, gitgide kendi kendini izleyen yaratılışa evlilikten, döl vermeden, ardı ardına gelen kuşakların rekabetinden, birleşmelerinden ve zaferlerinden oluşmuş dramatik bir ders verecek olan, yüzleşmiş ortakların bulunduğu bir dünya kurulur.<br><br></div><div>Gaia, önce yıldızlı gökyüzüne (Yıldızlı Uranüs) hayat verdi; onu kendisini her yandan kaplasın ve örtsün diye “kendi kendine eşit” yarattı. Gaia’nın ikiye bölünmesi, karanlığın ve ışıklı olanın arasında çekip uzatılmış kendi gibi gözüken Yeri ve Kaos’u ortaya koyar; işte bu, gecenin karanlık ama yıldızlı gökyüzüdür.<br><br></div><div>Böylece kozmogoninin birinci evresi sona erer. Buraya kadar yaratılmış olana ulaşan Güçler, doğanın kuvvetleri veya ana unsurları gibi kendilerini tanıtırlar. Şimdi dünyanın tiyatrosu değişik tipte oyuncuların sahneye girmesi için hazır hale gelmiştir.<br><br></div><div><strong>GAİA VE URANÜS’ÜN BİTMEYEN YARATMALARI<br></strong><br></div><div>Uranüs ve Gaia’nın kucaklaşmaları üç çocuk serisini meydana getirdi: on iki erkek ve on iki kız Titan, üç Kiklop, üç yüz kollu. Titanların kardeşleri altı erkek ve altı kız çocuğundan oluşur. Gökyüzünün egemenliği için yapılan kavgada Zeus’un rakibi olan Kronos en gençleri ve en sonuncularıdır.<br><br></div><div>Arkaik bir anlatımla, Pelasge, yaratılış mitinden, Titanlar ve gezegenlerin güçleri arasındaki bağlantıyı kurmuştur: “Tanrıça yedi gezegensel güç yarattı ve her birinin yönetimini bir Titan’a ve bir Titanid’e verdi.<br><br></div><div>Theia ve Hyperion Güneş’te, Phoebe ve Atlas Ay’da, Dione ve Krios Jüpiter gezegeninde, Tethys ve Okeanos Venüs’te, Rhea ve Kronos Satürn’de hüküm sürdüler. Uranüs ve Gaia’nın üç kuşak çocuklarıyla kozmogonik sürecin son bölümünü oynayacak oyuncular yerlerini almışlardır. İlkel gücünün basitliği içerisinde Uranüs cinsel etkinlikten başka bir şey tanımaz. Bitmeyen bir gecede, Gaia’nın üzerine yatarak onu her yanından sarar, çevreler ve hiç durmadan ona kalbini açar, duygularını söyler. Bu sabit aşk taşkınlığı Uranüs’te “saklı” olanı meydana getirir; üzerine yatıp uzandığı Gaia’yı saklar; çocuklarını gebe bıraktığı yerde, inleyen Gaia’nın çocuklarının yüküyle derinliklerde tıkanmış karnında saklar. Doğurucu Uranüs gündüzün gece ile ardı ardına dönüp gelmesi gibi çocuklarının ışığa ulaşmalarını engelleyerek üremelerin meydana gelişini engeller. Aşkından çılgın, Gaia ile bütünleşmiş, çocukları büyüdüğünden kendilerinin arasına girmelerinden korkarak, onlara karşı nefret dolu olarak hayat verdiği yavrularını doğum öncesi karanlıklara, Gaia’nın kucağına atar. Taşkın cinsel gücünün fazlalığı yaratılışı kımıldamaz hale getirir. Uranüs, Gaia ile birleşmiş kalarak durmaksızın sürüp giden bu bitmeyen doğurmayı tamamlar.<br><br></div><div>Uranüs yeni kutsal kuşakların durmadan doğmasını meydana getirecek ne zaman bırakır ne de Gaia’nın üzerinde bir yer. Eğer sınırlanmış varlığı ile gücenmiş Gaia olayların görünümünü değiştirecek kalleş bir kurnazlık düşünmeseydi, dünya donmuş bir şekilde kalacaktı.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-04 11:48:22 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380671112</guid>
      </item>
      <item>
         <title>URANÜS’ÜN HADIM EDİLMESİ</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380671482</link>
         <description><![CDATA[<div>Gaia, metal, beyaz bir kesme aleti yaratır. Ondan bir av bıçağı yapar: çocuklarını, babalarını cezalandırmak için yüreklendirir. Yüreği cesaret ve kurnazlık dolu en genç titan Kronos hariç hepsi kararsız kalır ve titrerler. Gaia, onu saklar, pusuda bekletir; gece Uranüs, Gaia’nın üzerine yattığı zaman Kronos bir bıçak darbesiyle onun cinsel organını keser ve atar. Bu şiddet dolu hareketin kesin kozmik sonuçları olacaktır. Gökyüzü hiçbir zaman Yer’den uzaklaştırılmaz, kozmik yapının çatısı gibi dünyanın üzerinde sabitleştirilir. Uranüs artık Gaia ile ilkesel varlıklar üretmek için birleşmeyecektir. Uzaklık kendi kendine açılır ve yarık şekillerini alır, zamanda ve uzamda yerlerini bulacak varlıkların çeşitliliğine izin verilir. Yaratılış üzerindeki engel kalkar ve dünya ürer, düzenlenir.<br><br></div><div>Bununla beraber bu kurtarıcı hareket aynı zamanda korkunç bir cinayettir ve Gök- Baba’ya karşı bir isyandır, kozmik düzenin, iktidar hiyerarşileri ve Tanrılarda yetki ayrımlarıyla, suçlu bir şiddetle, bedelinin ödenmesi gereken kalleş bir kurnazlıkla kurulmasının mümkün olamayacağı düşünülebilir.<br><br></div><div>Kronos bir bıçak darbesiyle kopardığı Uranüs’ün cinsel organını sol elinde tutar. Ardından hemen arkasına bakmadan kötü kaderinden kaçmak için elindeki kanlı kalıntıları atarak oradan kurtulur. Acı kaybolmuştur.<br><br></div><div>Kutsal kan damlaları Gaia’nın (kara toprak) üzerine düşer. Gaia onları göğsünde toplar. Uzağa fırlatılmış cinsel organ, onu çok ilerilere götürecek olan Pontos’un dalgalarına düşer. Erkekliğini yitirmiş Uranüs eken üreme organı çocuklarına okuduğu laneti gerçekleştirecek ve gelecek, bu kötü cinayetin intikamını alacaktır. Toprağın üzerindeki kan damlaları üç kutsal güç grubunun doğmasına sebep olur: ebeveynlerinin cinayetlerinin cezasını ve intikamını gerçekleştirme görevini üzerine alanlar (Erinys’ler), savaş girişimlerini, kavgaları, güç gösterilerini koruyanlar (Devler, Su Perileri ve Meliai).<br><br></div><div>Uranüs’ün cinsel organı uzun süre Pontos’un dalgalarında dolaşarak denizin köpüğüne karışır. Üreme organından fışkıran sperm köpüğü denizin köpüğü ile sarılır. Bu köpüklerden (Afros) Tanrıların ve insanların Afrodit diye adlandırdıkları bir kız doğar. Kıbrıs’a ayak basar basmaz Aşk ve Tutku (Eros, Himeros) onun için tören yaparlar. Demek ki Uranüs’ün hadım edilmesi Toprakta ve Denizde, zıtlıkları içinde birbirinden ayrılamayan sonuçların iki düzenini oluşturur: bir tarafta şiddet, nefret, savaş: öbür tarafta şefkat, uyum, aşk.<br><br></div><div>Demek ki yeryüzü zıtların karışımı ve karşıtların bileşimi aracılığıyla kendi kendini düzenlemiştir ama uyum ve karşıtın güçlerinin dengelendiği bu karışımlar dünyasında iyinin ve kötünün arasındaki paylaştırma çizgisi kurulmamıştır. Savaş ve sevgi güçleri eşit şekilde aydınlık ve karanlık görünümlere sahiptir. Onları birbirlerinden ayıran gerilim ilişkisi her birinin arasında kendi doğasına özgü anlaşılmazlığı ile bir kutupsallık şeklinde belli olur.<br><strong>KRONOS’UN DEVRİLMESİ<br></strong><br></div><div>Kronos kız kardeşi Rhea ile evlenir ama Uranüs’ün bedduaları üzerine, kendi oğullarından birinin kendisini tahttan indereceği söylentisi ortaya çıkar ve Kronos Rhea’nın dünyaya getirdiği bütün çocukları ilk önce Hestia sonra Demeter ve Hera, daha sonra Poseidon ve Hades olmak üzere yer. Rhea çok kızmıştır ve üçüncü oğlu Zeus’u Arkadya dağının üzerinde gecenin ortasında dünyaya getirdiği zaman onu Girit’te bir kovuğa saklayan Toprak Ana’ya verir. Rhea, Kronos’a yemesi için oğlunun yerine kundak bezlerine sarılmış bir taş verir.<br><br></div><div>Zeus büyür ve bir gün Kronos’un içki dağıtıcısı olarak geri gelir. Rhea bütün iyi kalbiyle yardım eder ve Rhea Metis’in (Kurnaz Akıl) verip, ballı meşrubata karıştırmasını söylediği kusturucu içkiyi oğluna verir. Kronos bundan bolca içtikten sonra ilk önce büyük taşı sonra Zeus’un büyük ağabeylerini ve ablalarını kusar. Hepsi sağ salim çıkarlar ve Zeus’a şükranlarını sunmak için ondan Titanlara karşı bir savaşta önderleri olmasını isterler.<br><br></div><div>Savaş on sene sürer. Kiklopları ve yüz kollu canavarı esir olarak alırlar. Kronidler zaferi kazanırlar. Yenilmiş Kronos ve Titanlar Tartares’e sürgün edilir ve Zeus Kâinatın Efendisi olur.<br><br></div><div>Kronos’un kusmuş olduğu büyük taş Dünya’nın merkezini belirlemek için Delfi’ye yerleştirilir ve bir kült eşyası haline gelir. Taş, kutsanmış yağ olur ve dokunmamış yün adakları alır.<br>Zaman, hayat kaynağı.<br><br></div><div>Kozmogonik efsane Kronos’u bize ilk Kral gibi ama aynı zamanda Gök-Baba ve Toprak Ananın ilkesel birliğinin ayrılışının başlamasına sebep olan kişiymiş gibi de tanıtır. Onun sayesinde zaman ilkesel Uzay’ı takip ederek, harekete geçer. Mademki zaman vardır, öyleyse devirler de vardır; onun barışmalarıyla ve rekabetleriyle bir ikilik ortaya çıkar. Onun işlevi ilkesel kaynaklardan farklılaşmıştır ve namuslu bir insan olmak için geçmek zorunda olunan kanıtları onaylamak olmuştur. Babasını tahttan indiren Afrodit’in ve hatta Erinys’lerin çıkışını sağlayan Tanrı, oluşun ve ikiliğin sahibi olacaktır. Kendi sırası geldiğinde ve apaçık kadere karşı gelme isteğine rağmen, kendi alın yazısının yani oğlunun ortaya çıktığını görecektir. O nasıl kendi babasını tahttan indirdiyse oğlu da onu kurnazlıkla (Metis) tahttan indirir.<br><br></div><div>Zamanın sembolü gibi, onun otoritesinden kaçabilen çocuğu hariç o da çocuklarını yer. Böylece, Zeus’un gücünün uyandığı insan zamanın aşınmasını yenecek ve bilerek bir ölümsüz olacaktır.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-04 11:48:42 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380671482</guid>
      </item>
      <item>
         <title>KADER VE AKIL</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380672710</link>
         <description><![CDATA[<div>“Nous ve Moira, Akıl ve Kader, Adaletin sahibini tartışırlar ve Yaratıcı karar verir: onların arasındaki gerilimden adalet ortaya çıkar. Bu sözler Leyden müzesinde saklanan bir Papirüs üzerindeki el yazmasından alınmıştır.<br><br></div><div>Moira “Ölüm Kararı”nı sembolize etmektedir. O kaderin ve ölümün perisidir. İsminin ifadesi “paylaşma” veya “pay”dır. Bazen üç kız kardeş olarak tanıtılmıştır. Epiminedelerde Kronos ve VVeuonym; Moiralar, Aphrodit ve Erinys’lerin ailesidirler.<br><br></div><div>Biz Zeus’un hükümdarlığından önceki, köhne tanrısallığın huzurundayız. Onlar adaletin koruyucularıdır. Başlangıç ve son, doğum ve ölüm Moira’ların en büyük iki anıdır. Düğünler bir üçüncüsünü oluşturur. Böylece bu üçü kavrayış anlarını, doğumu ve ölümü belirtirler. “Onlar insanlara doğduklarında iyileri ve kötüleri verirler”. Onlar yeni doğan kişinin kaderini “doldururlar”. Demek ki onlar üç Parka’nın yakınlarıdırlar; iplikçiler; Kloto diye adlandırılan, insani kaderlerin doldurulduğu çarkı tutan yeni yetme; Lakhesis, iği çeviren genç kadın ve yaşlı Atropos, altın makaslarla var olmanın ipini kesendir. Siyah yün kısa ve kötü bir kaderi, beyaz ip açık ve uzun günleri gösterirdi.<br><br></div><div>Üç Moira bize Yunanistan’daki üç yüzlü ayın sembolünü hatırlatmaktadır. Kronos, Zamanın Efendisi olduğuna göre hayatın devirlerinin Efendisi olacağı gibi; yeni yetme, genç kadın ve yaşlı kadın da süreleri sona erdiğinde kabul edilmesi gereken belirli sınırlar içinde cereyan edecek devirlerdir. Onların hareketleri bize Kozmik Kuralların katılığını hissettirir. Bu kaçınılmazın baskısı dışarıdan ezici ve saçma bir “Kader” şeklinde bizim hayatımız üzerinde o kadar uzun sürede kendini gösterecek ki hayatın bize dağıttığı acı ve yakınmayı bilinçli bir şekilde kaldırmakta başarılı olamayacağız. Anlamamız gereken kaçınılmaz olanın bizim gücümüze karşı değil, bizim gücümüzün emrinde olduğudur. Bundan kaçamayız.<br><br></div><div>Bunun bizi ittiği yere bilinçli olarak gitmeyi istemek ve hatta bunun için de kendi kendimizi tanımak doyurucu başarının şartlarıdır. Ama “kendimiz”, kâinatta yerleştirilmiş olduğumuz yerin insanlarının çoğunun bunu hissetmediği çok daha içten bir şekle bağlıdır. Bu yeri tanımayı ve tanımlamayı öğrenen artık kaçınılmazdan kaçmaz. Zira bir anlam ihtiva eden her şey güzelliktir.” (P. Metman)<br><br></div><div>İşte o zaman kader, kendisiyle karşılaşmaya neşe ile gittiğimizde bir yakınma kaynağı olmak yerine Gerçekleştirmenin Yolu olur.<br><br></div><div>Kaçınılmazın üstündeki bu zafer onu tamamen kabul etmiş olmanın çıkışı, efsanede Zeus’un ölüm üstündeki zaferi olarak görülür. Zeus, Kronos’un zafercisi, bu aşınmanın ve zamanın üstüne zaferdir. O dünyanın ve Moiragete’nin Ulusu Moira’ların sürücüsü, yol göstericisi olur. Ölümsüzlüğe yönelen kişi ölümden sonraki hayata yönelir.<br><br></div><div>Böylesi, kahramanların kaderi; Yarı Tanrı, Zeus’un oğlu, yiğitlikleri ile ölümlülüklerini yenenler ve ölümsüzlük nektarını içenler, “fatum” (kader) üzerinde zaferin simgesi, kendi ölümünden sonra yeniden doğmaya yatkın hayatın kaynağıdır.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-04 11:49:54 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1380672710</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Darwin&#39;in Evrim Teorisi Nedir, Neler Söyler?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1406103115</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Bilimin hiçbir sahasının olmadığı gibi, Evrim Teorisi (ve evrimsel biyoloji) statik bir çalışma sahası değildir. Sağlam temellere dayanan teorik altyapısı 1859 yılında Darwin'in tam adı <em>"Doğal Seçilim Yoluyla Olan Türlerin Kökeni veya Yaşam Mücadelesinde Desteklenen Irkların Korunumu" </em>olan, kısaca <em>"Türlerin Kökeni" </em>olarak bilinen kitabı yayınlamasıyla inşa edildi. Ancak o yayınla sonlanmadı, hatta o kitap, devasa bir patlamanın ilk kıvılcımından ibaretti. İlk kıvılcım olması bakımından müthiş öneme sahiptir; ancak bu sahanın yarattığı asıl önemli bilimsel sonuçlar ve bilimde açılan çığırlar bakımından o kadar da önemli değildir. Çünkü bu yayın, 155 yıl geride kalmıştır ve o zamandan bu yana çok fazla şey keşfettik. Darwin'in birkaç noktadaki hatasını (özellikle popülasyonların sayısal genişlemesi ve genetik gibi konulardaki hatalarını ve bilgisizliklerini) düzelttik ve genişlettik. Bunun haricindeyse, Darwin'in açtığı kapı, evrimsel biyolojiye her zaman temel olarak kaldı ve muhtemelen <a href="https://www.youtube.com/watch?v=XwvymHqnNQg">hep de öyle kalacak</a>. Evrimin günümüzdeki modern tanımını eksiksiz ve çarpıtmalardan arındırılmış olarak öğrenmek için <a href="https://evrimagaci.org/evrim-nedir-5509">buradaki kısa yazımızı </a>okuyabilirsiniz.</div><div><br>O zamandan bu yana Evrim Teorisi'yle ilgili birçok yeni açıklama getirildi, geçerli bir teori olduğu matematiksel olarak <a href="https://evrimagaci.org/matematiksel-evrim-1-genel-giris-389">ispatlandı</a>, bilgisayar modelleriyle doğrulandı, elimizi değdiğimiz her türde gözledik, bütün fosiller evrimsel süreci <a href="https://www.youtube.com/watch?v=X0WR3ZbeFqA">onayladı</a>, karşılaştırmalı anatomi, morfoloji, genetik sahalarındaki çalışmalar bir bütün olarak evrimsel süreçleri tam da teorinin öngördüğü şekilde doğruladı ve daha nicesi... Bu yolda yepyeni hipotezler ileri sürüldü, bazıları çok güçlü şekillerde doğrulanarak (veya hala yanlışlanamayarak) teorinin güçlü bir parçası haline geldiler, bazıları çürütüldü ve unutuldu. Tüm bu baş döndürücü gelişmeler, bulgular, deliller ve araştırmalar göz önüne alındığında, Darwin'in evrimle ilgili çizdiği çerçeve son derece basit ve yalın kalmaktadır. Evrimin özünü anlamak ve anlatmak bakımından bu tespitler halen çok değerlidir; fakat evrimsel biyolojiyi Darwin'den ve onun ileri sürdüğü haliyle Evrim Teorisi'nden ibaret görmemiz imkansızdır.&nbsp;</div><div><strong><br>Darwin'in Evrim Teorisi'nin 5 Temel İlkesi</strong></div><div><br>Amaç basit bir anlatımsa, 1982 yılında büyük evrimsel biyolog Ernst Mayr'ın özetlediği şekliyle, 5 temel nokta üzerinden Darwin'in ilk ileri sürdüğü Evrim Teorisi irdelenebilir:</div><div><strong><br>1) Evrim, tek başına ele alındığında, bir organizmanın soy hattının zaman içerisinde değişimidir.</strong> Bu fikir, Darwin'e ait değildir ve Milattan Önce yaşamış filozoflara kadar gider (bkz: <a href="https://evrimagaci.org/fotograf/48/5366"><em>Evrim Kuramı ve Mekanizmaları</em></a>). Ancak Darwin, bu görüşe yönelik, doğadan bizzat topladığı, değerlendirdiği ve izah ettiği, karşı konulamayacak miktarda kanıt sunmuştur. Öyle ki, o zamana kadar böyle bir şeyi aklına dahi getiremeyecek ve tüm türlerin sabit olarak yaratıldığını veya var oluverdiklerini düşünen binlerce biyolog, kanıtları incelemeleri sonucu sadece birkaç yıl içerisinde Evrim Teorisi'nin doğadaki değişimi net bir şekilde açıkladığını kabul etmişler, fikirlerini değiştirmişlerdir. 1880'lerden bu yana bilim camiası, Evrim Teorisi üzerinde tam bir fikir birliği içerisindedir (<a href="https://evrimagaci.org/makale/415/">tüm biyologların %99'undan fazlası, tüm bilim insanlarının %90'ından fazlası Evrim Teorisi'ni kabul etmektedir</a>).</div><div>Reklamı Kapat</div><div><strong><br>2) Darwin'in ileri sürdüğü ortak ata fikri, Lamarck'ın ileri sürdüğü Evrim Teorisi'nden köklü bir biçimde farklıdır. </strong>Darwin, türlerin ortak atalardan farklılaşarak evrimleştiğini ve tüm türlerin tarihin derinliklerinde mutlaka ortak atalarda buluşmak zorunda olduğunu ileri süren ilk kişidir. Kendisi, bütün yaşamın tek ve dev bir Evrim Ağacı olarak değerlendirilebileceği görüşünü bilime kazandırmıştır. Böylece Lamarck'ın ve diğerlerinin düşündüğünün aksine, birbirinden bağımsız olarak farklılaşan soy hatlarının değil, birbirine sıkıca bağlı olan soy hatlarının evrimleştiği anlaşılmıştır. Yakın akrabaların ortak atası tarihte günümüze daha yakın zamanlarda, uzak akrabaların ise daha eski zamanlarda yaşamıştır. Örneğin, kardeşinizle olan ortak atanız muhtemelen hala yaşamaktadır (anneniz ve babanız), birinci derece kuzeninizle olan ortak atanız yaşıyor veya birkaç yıl önce yaşamış olabilir (büyük aileniz), tüm insanların Neandertaller ile ortak atası 500.000 yıl kadar önce yaşamıştır, insan ile şempanzenin ortak atası 6 milyon yıl önce yaşamıştır; ancak insan ile papatyanın ortak atası 2.5 milyar yıl kadar önce yaşamıştır.</div><div><strong><br>3) Kademeli evrim, Darwin'in Evrim Teorisi'nin köşebaşı taşlarındandır.</strong> Günümüzde "adaptasyonculuk" olarak bilinen bir evrimsel biyoloji ekolü, halen Darwin'in bu görüşünü savunmaktadır ve halen en güçlü açıklama budur. Bu görüşe göre var olan, var olmuş ve var olacak bütün canlıların, her bir özelliği, basit ve ufak adımlardan geçerek evrimleşmiştir. Bu görüşe göre evrimde sıçramalar olmaz, bir özellik birdenbire var olamaz. Buna yönelik alternatif teoriler, evrimde asıl karakter oluşumunun, ani sıçramalar ve çok hızlı evrim dönemlerinden (Kambriyen Patlaması gibi) geçerek evrimleştiğini ileri sürer. Bu tartışma halen devam etse de, kademeli evrimin her türün en azından çoğu özelliğini oluşturan süreç olduğu düşünülmektedir. Sıçramalı evrim, daha spesifik özelliklerin oluşumunda işe yarıyor olabilir.</div><div><strong><br>4) Popülasyon içi karakter dağılımının değişimi, Darwin'in Evrim Teorisi'nin temellerini oluşturmaktadır. </strong>Bu keşfi, ölümünden sadece birkaç on yıl sonra genetiğin keşfi ve bu keşfin de Evrim Teorisi'ni %100 doğrulaması sonrası, "popülasyon genetiği" denen bilim dalının doğmasını sağlamıştır. Darwin, birçok bilim dalında yapılan sayısız devrimin başlangıcında yer almaktadır ve popülasyon genetiği de bunlardan birisidir. Ayrıca Darwin'in teorisini özel ve farklı kılan da budur. Bu keşfe göre, bir türün popülasyonu içerisindeki spesifik karakterlerin (boy uzunluğu, boyun kalınlığı, vb.) görülme sıklığının nesiller içerisindeki değişimini gözlemek, kaçınılmaz olarak evrimi gözlediğimiz anlamına gelir. Bir bireyin ömrü içerisinde yaşanan değişimlerin hiçbiri evrim değildir, gelişimdir. Ancak bir popülasyonun nesiller içerisinde geçirdiği bütün değişimler, evrimsel değişimler olmak zorundadır. Dolayısıyla gen ya da karakter frekansları (görülme ve dağılım sıklıkları) değişiyorsa, evrim var demektir.</div><div><strong><br>5) Evrimin ana mekanizması Doğal Seçilim'dir. </strong>Her nesilde doğan yavrular, ebeveynlerinden birazcık farklı özelliklere sahiptirler. Bu özelliklerin bazıları, bazı bireylere dezavantaj sağlarken, bazı diğer özellikler bazı diğer bireylere hayatta kalma konusunda avantaj sağlar. Avantajlı olanlar daha fazla hayatta kalır, daha kolay ürer ve kendilerini avantajlı kılan genleri gelecek nesillere daha çok aktarırlar. Böylece popülasyon ve nesil bazında baktığımızda, avantajlı özellikler sayıca artar, dezavantajlı özellikler giderek azalır. Bu seçilim/eleme mekanizmasına Doğal Seçilim denir. Bu tür seçilim sonucu evrimleşen bütün özelliklere <strong>adaptasyon </strong>denir. Doğal Seçilim ve ona bağlı olarak geliştirdiği tüm bu fikirler, Darwin'in teorisini güçlü kılmaktadır.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-12 07:12:25 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1406103115</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Ontoloji Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1458622979</link>
         <description><![CDATA[<div>Var olmanın veya varlığın tam olarak ne anlama geldiğini hiç merak ettiniz mi? <strong>Varlığı varlık yapan nedir</strong>? Bu tür soruların yanıtları, felsefenin ‘ontoloji’ olarak bilinen dalında incelenir.<strong><br>Ontoloji Sözcüğünün Etimolojisi<br></strong><br></div><div><br>Ontoloji terimi, eski Yunanca ‘on’ ve ‘logos’ sözcüklerinden türetilmiştir; Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir. ‘On’ sözcüğü, Yunanca’da ‘olmak’ anlamına gelen ‘einai’ fiilinden gelir; ‘onto’ ise ‘var olan herhangi bir şey’ anlamındadır. ‘Logos’ bilim anlamına gelmektedir. O halde ‘ontoloji’ sözlük anlamıyla ‘varlık bilimi’ demektir.<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji Neyi Sorgular?<br></strong><br></div><div><br>Aristoteles’in ‘ilk felsefe’ dediği varlık felsefesi, ‘Var olmak nedir?’ ve ‘Varlık nedir?’ sorularına yanıt arar. Varlık felsefesi bu bağlamda, var olan şeyleri, varlıkların temellerini, diğer varlıklar arasındaki bağları ve varoluş biçimlerini sorgular; bu şeylerin varlıklarını sistematik bir biçimde tanımlamaya çalışır. Bir varlığı kendi içinde (mikro) ve diğer varlıklarla ilişkileri açısından (makro) boyutlarda, nicelik ve niteliksel olarak, somut ve soyut bağlamlarda ele alır.<br><br></div><div><strong><br>Ontolojik Sorular Nelerdir?<br></strong><br></div><div><br>Temel ontolojik sorular şöyle sıralanabilir:<br><br></div><ul><li>Varlık var mıdır?</li><li>Var olan şeyler nelerdir?</li><li>Varlık sadece fiziksel midir?</li><li>Varlığın kökeni nedir?</li><li>Varlığın nitelikleri nedir?</li><li>Varlık değişken midir?</li><li>Varlıklar hangi kategoridedir?</li><li>Varlık var değil ise bunun sebebi nedir?</li><li>Evrende bir düzen var mıdır?<strong><br></strong><br></li></ul><div><strong><br>Varlık Felsefesinin Amacı Nedir?<br></strong><br></div><div><br>Varlık felsefesi, yukarıdaki sorulara yanıt arayarak varlığı kanıtlamaya, diğer varlıklarla ilişkilerini bir bütün olarak izah etmeye çalışır. Buradaki amaç, varlığı kendi içinde tutarlı ve çelişki içermeyen bir şekilde kanıtlamaktır. Felsefede varlığın sorgulanması, evreni açıklama ihtiyacı ve bu yöndeki çabalar sonucunda ortaya çıkmıştır.<br><br></div><div><strong><br>Varlığın Ne Olduğu Problemi<br></strong><br></div><div><br>Bilim, ‘Varlık var mıdır?’ sorusu ile uğraşmaz. Bilime göre, sadece varlığından şüphe duyulmayan gerçekliklerin varlık olduğu kabul edilir. Felsefi açıdan ise var olan şeyler su, ağaç, masa veya ateş gibi reel (gerçek) şeylerden ibaret değildir; düşünmek gibi ruhsal eylemler, inanç gibi manevi durumlar ve sayılar gibi soyut, düşünülebilir (ideal) kavramlar da varlık sayılabilir. Yani varoluşları bilime göre şüphe taşıyan ve yok kabul edilen soyut kavramlar, ontoloji açısından varlığı sorgulanarak kanıtlanabilecek şeyler arasındadır. Öte yandan, farklı felsefi öğretiler varlığı farklı şekillerde inceler.<br><br></div><div><strong><br>"Varlık Yoktur" Diyenler<br></strong><br></div><ul><li><a href="https://www.makaleler.com/nihilizm-nedir"><strong>Nihilizm (Hiççilik)</strong></a>: Latince ‘hiç’ anlamındaki ‘nihil’ sözcüğünden türetilen nihilizme göre varlık yoktur, evrendeki her şey sürekli bir değişim halindedir. Bu nedenle varlık felsefesinde nihilizm hiçbir şeyin var olmadığını savunur. Epistemolojik açıdan da nihilist öğretiye göre her bilgi bir aldanmadır; hiçbir şey bilinemez. Nihilizme göre ahlaki kuralları belirleyen değerler de esasında yoktur. Nihilizm bu bağlamda verili bütün kuralları ve otoriteyi reddeder.</li></ul><div><br>Nihilizmin en önemli temsilcileri İlk Çağ Yunan filozofu Gorgias ile Nietzsche’dir. Bir sofist olan Gorgias ortak bir bilgi olmadığını, olsa bile bunun aktarılamayacağını, dolayısıyla varlığın gerçek olmadığını savunur; "Hiçbir şey yoktur [Varlık yoktur], olsa bile bilemeyiz, bilsek bile bildiremeyiz" sözü ona aittir. Nietzsche ise evrendeki nesnel düzenin bir yanılsama olduğunu söyleyerek mevcut tüm değer ve normlara karşı çıkar.<br><br></div><ul><li><strong>Taoculuk</strong>: M.Ö. 6. yüzyılda Lao Tse adlı düşünür tarafından Çin’de kurulduğu kabul edilen Taoculuk öğretisinde, tüm varlıklar tek ve değişmeyen bir mutlak gerçeklikten çıkar. ‘Tao’ adı verilen, doğanın yasaları olarak kabul edilen bu gerçekliğin dışındaki hiçbir şey gerçek değildir, değişkendir. Bu nedenle varlıkları yoktur.</li></ul><div><strong><br>"Varlık Vardır" Diyenler<br></strong><br></div><div><br>Nihilizmin aksine, varlığın var olduğunu ve gerçekliğini kabul eden görüşe realizm (gerçekçilik) denir. Ancak realist yaklaşımlar da, varlığı inceleme yöntemleri ve ‘Varlık nedir?’ sorusuna verdikleri yanıtlar açısından temelde beşe ayrılır:<br><br></div><ul><li>&nbsp;<strong>Varlığı ‘Oluş’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Bu yaklaşımda varlık, evrenin durağan kalmadığı, sürekli bir değişim (oluş) halinde olması üzerinden açıklanır. Buna göre değişmeyen tek şey değişimdir ve varlıkları da bu değişim meydana getirir.</li></ul><div><br>Bu yaklaşımın en önemli iki temsilcisi İlk Çağ düşünürlerinden Herakleitos (MÖ 540-480) ve Whitehead olarak bilinir.<br><br></div><div><br>Herakleitos evrenin ana maddesini ateş olarak görür; ona göre tüm varlıklar ateşten çıkmıştır ve yine ateşe dönecektir. Ateş dışındaki her şey, doğa, insan, sürekli bir oluş içindedir. Bu durumu “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” ve “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız” sözleriyle açıklayan Herakleitos, varlıkları değişimin meydana getirdiğini söyler.<br><br></div><div><br></div><div><br>Whitehead de aynı şekilde evrende sürekli bir oluş yaşandığını savunur, tek gerçekliğin görünen ve algılanan olduğunu söyler. Bu oluş sırasında varlıklar başka varlıklarla ilişki içindedir; yok olsalar bile bu ilişkilerden dolayı varlıkları devam eder.&nbsp;<br><br></div><div><strong><br>Varlığı "İdea" Olarak Kabul Edenler (İdealizm/ Düşüncecilik)</strong>: İdealizme göre varlık ideadır (ruh ya da düşünce). Bu öğreti, var olan her şeyi düşünceye bağlar; evrendeki her şeyin zihinsel olduğunu savunur. Bu yaklaşım, maddenin gerçek değil düşünsel olduğu ve nesnelerin insan idealarından bağımsız olarak var olamayacağı anlamına gelir. İdealizmin en önemli temsilcileri Platon, Aristoteles, Farabi ve Hegel'dir.<br><br></div><div><strong><br>Platon evreni ikiye ayırır</strong>: Nesneler evreni ve idealar evreni. Platon’a göre içinde yaşadığımız evren gerçek evren değildir, zira nesneler sürekli değişir. Gerçek varlıklar ise idealar evrenindeki idealardır; yani gerçek varlık düşünceyle kavranır. Bu şu anlama gelir: Gördüğümüz nesneler -örneğin ağaç, çiçek, böcek- sürekli değişse de, düşünceyle kavradığımız anlamları değişmez.<br><br></div><div><br>Platon'un öğrencisi olan Aristoteles de varlığı idealar üzerinden açıklar ama madde ile form arasında bir ayrım yapar. Aristoteles’e göre dış dünyadaki bir varlığı o varlık yapan şey formudur.<br><br></div><div><br>İslam felsefesinin kurucusu olan Farabi de varlığın idea türünden olduğunu savunur. Farabi varlığı ikiye ayırır: Mümkün varlık (mümkünül vücut) ve zorunlu varlık (vacibül vücut). Vacibül vücut, var olmadığı düşünülemeyecek olan varlıklardır. Mümkünül vücut ise varolmak için başka varlıklara bağımlı olan, var olmaması mümkün olan varlıklardır. Farabi'ye göre zorunlu varlık Tanrıdır.<br><br></div><div><br></div><div><br>Hegel de varlığı idea üzerinden tanımlar; gerçekte var olanın ide, Geist (Gayst) diye adlandırdığı ‘mutlak akıl’ olduğunu söyler. Hegel’e göre Geist değişkendir; tez, antitez ve sentez aşamalarından oluşan diyalektik bir süreç içinde sürekli değişir.<br><br></div><div><strong><br>Varlığı Madde Olarak Kabul Edenler (Materyalizm)</strong>: Bu yaklaşıma göre gerçek olan tek şey maddedir ve düşünmek de (idea) maddenin bir sonucudur. Yani madde düşünceden bağımsız olarak var olur ve düşüncenin var olması için de önce maddenin var olması gerekir.<br><br></div><div><br>Materyalizmin en önemli temsilcileri varlığın ve ruhun atomlardan meydana geldiğini söyleyen Demokritos; maddeyi (varlığı) ve ruhu cisim olarak tanımlayıp ruh, melek ve tanrının varlığını reddeden Thomas Hobbes; maddenin insan düşüncesinden bağımsız var olduğunu ve devamlı değiştiğini savunan Karl Marx’tır.<br><br></div><div><strong><br>Varlığı ‘Madde’ ve ‘İdea’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Düalizm (İkicilik) olarak bilinen bu görüşe göre varlık tek değildir; hem madde hem ideadan oluşur. Yani, varlık insan zihninden bağımsız var olur. Buna göre madde (cisim) yer kaplar ve hareket eder; ruh ise düşünür ve bilinç sahibidir. Descartes, bu görüşün en önemli temsilcisi sayılır.<br><br></div><div><strong><br>Varlık ‘Fenomen’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Fenomenolojiye göre (görüngübilim), varlık bilinç ile ilişkilidir. En önemli temsilcisi Edmund Husserl olan fenomenolojistler, şeylerin bilinçte inşa edildiğini savunur. Buna göre, varlık bilinç dışında var olamaz; bilinç onu nasıl betimliyorsa o şekilde var olur.&nbsp;<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji - Metafizik İlişkisi<br></strong><br></div><div><br>Ontoloji ve metafizik çoğu zaman birbirine karıştırılır, benzer sorularla uğraşıyor gibi göründükleri için aralarındaki fark her zaman belirgin değildir.&nbsp;<br><br></div><div><br>Metafizik, sözlük anlamıyla ‘fizik ötesi’ demektir. Metafizik gerçekliğin temel doğasını anlamaya çalışır. Var olan bir şeyi tanımlamak için ona temel olacak şeyler arar; ‘nasıl’ sorusunu yanıtlamaya çalışır. Metafizik günümüzde ispatlanması mümkün görünmeyen sorunlara işaret eden bir anlam kazanmıştır.<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji ise ‘nedir’ sorusunu yanıtlamaya çalışır</strong>; varlıkları ne oldukları açısından inceler.<br><br></div><div><br>Metafizik ile ontolojinin sorguladıkları alanlar bazen çakışır. Ancak metafizik çok geniş kapsamlı bir kavramdır. Ontoloji felsefede metafiziğin en temel kollarından biri sayılır.<br><br></div><div><br>Metafizik ile ontoloji arasındaki farkı anlamak için sözgelimi, yerçekimini ele alalım. Yerçekimi bir cisim değildir ama gerçek olduğu yadsınamaz. O zaman yerçekimi nedir? Yerçekiminin, maddeyi etkileyen bir fizik kanunu olduğunu biliyoruz. Bu noktada, şu metafiziksel sonuca varabiliriz: “Dünyada madde, fizik kanunlarıyla yönetilir.” Bu bir metafiziksel sonuçtur zira gerçekliğin nasıl olabileceğine dair bir çıkarımda bulunmaktadır. Şu ana kadar elimizdeki ontolojik çıkarım ise şu: “Yerçekimi denilen bir fizik kanunu vardır.” Bu cümle ontolojiktir çünkü bir varlığın, yani ‘yerçekimi kanunu’nun varlığını kabul etmektedir. Kısacası, ontoloji ile metafizik arasındaki ayrım, ‘ne’ ve ‘nasıl’ soruları üzerinden daha anlaşılır kılınabilir.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-26 09:28:09 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1458622979</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Skolastik Düşünce Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1458628489</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Skolastik Düşüncenin tanımına geçemeden önce, skolastik düşüncenin hangi dönemde nerede ve neden meydana çıktığını anlamaya çalışmak bu düşüncenin ne olduğunu anlamakta bize yardımcı olacaktır.<br><br></div><div><br></div><div><strong><br>Skolastik Düşünceden Önce<br></strong><br></div><div><br>Ortaçağ Avrupa’sına baktığımızda din ve kilisenin toplum üzerindeki etkisinin ne kadar büyük boyutlarda olduğunu görürüz. Bilimsel araştırmaların ve bilimsel gerçeklerin dahi geçerliliğinin kilise yada İncil karşısında hiçbir önem taşımadığı bu dönemde tanınan tek gerçek vardı ve o da kilisenin ve buna bağlı olarak incilin gerçeğidir. Bu durum özgür düşünceyi yok etmekle kalmıyor aynı zamanda düşüncenin gelişmesini engelliyordu. Halkın özgürce düşünme yetisinin engellenmesi toplumların ne bilimsel alanda ne de düşünsel alanda gelişmesine izin vermiyordu. Bu tür durumlarda pozitif bilim ile gerçekleri su yüzüne çıkarmaya çalışan insanların karşısına hep kilise çıkıyor ve bu insanlar ölüme kadar varan cezalarla cezalandırıyorlardı. Bu cezalar insanları bu durumu kabullenip, özgür düşüncelerin gelişmesi için ellerinden bir şey gelmeyeceğine inanmaya ikna ediyordu.<br><br></div><div><br>Kilise korku, diktatörlük ve dayatma ile elinde bulundurduğu bu gücü bir süre sonra sadece kendi çıkarı için kullanmaya başlamış ve cezalandırmalarda aşırı boyutlara ulaşmıştır. Bu duruma örnek vermek gerekirse cennetten toprak parçası sattığını iddia eden kiliselerin zenginliklerinin aşırı boyutlara ulaşması ve cahil kalmış halkın bu şekilde kandırılarak gerçekleri görmemelerinin sağlanması skolastik düşüncenin temelini oluşturmuştur. Tek doğrunun İncil olduğuna inanan ve halk arasında da bunun böyle inanılmasını sağlamak için dayatmayalar yapan kilise bu duruma karşı gelen kişileri ağır şekilde cezalandırılıyordu. Bu şekilde korku ve dayatma ile hem gücü elinde bulundurmayı başarıyor hem de toplum içinde pozitif bilimlerin ilerlemesine ve böylece de yeni görüşlere, buluş ve icatlara engel olmuş oluyordu. Kendini geliştiremeyen, düşünsel açıdan özgürlüğü elinde bulundurmayan halk ise kiliseye ve İncil’e inanmaktan başka bir şey yapamıyordu.<br><br></div><div><br>Bu durumun en bilinir örneği Galileo’dur. Bu dönemde kilise dünyanın bir tepsi gibi düz olduğuna inanıyor ve bu şekilde inanılmasını emrediyordu. Yaptığı araştırmalar sonucu bunun böyle olmadığı sonucuna varan Galileo bu araştırmaları yüzünden kiliseye ve İncil’e karşı geldiği için ölüm cezası ile cezalandırılmış ve bu nedenle çalışmalarının da devam etmesinin önüne geçilmiş olmuştur. Bu bahsedilen durumlar sandığımız gibi binlerce yüzyıl ötesi değil yaşadığımız yüzyıldan sadece bir kaç asır öncesidir. Galileo Galilei 1564 yılında Pisa şehrinde doğmuş ve 1642 yılında ise öldürülmüştür.<br><br></div><div><br>Bu kadar açıklamanın ardından Skolastik Düşünce’nin bir tanımını yapacak olursak şu şekilde özetleyebiliriz: <strong>düşünce özgürlüğünü kesin bir dille yasaklayan</strong>, düşünmeyi ve düşünerek elde edilecek pozitif bilimleri,<strong> bilimsel sonuçları tamamen reddeden</strong> ve <strong>sadece kilisenin doğrularını doğru olarak kabul eden</strong> düşünce tarzına <strong>Skolastik Düşünce</strong> denilmektedir.<br><br></div><div><br>Felsefi anlamda baktığımızda Skolastik Felsefe Patristik felsefenin bir devamı şeklinde gelişmiştir. Hristiyan inancı bu felsefenin temelini oluşturmaktadır. Skolastik felsefenin varlığını sürdürdüğü ortaçağ döneminde diğer bütün felsefeler skolastik felsefe zemininde kendini geliştirebildikleri için ortaçağ felsefesi deyimi ile bahsedilen de skolastik felsefeden başkası değildir.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-04-26 09:30:16 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1458628489</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Ontoloji Nedir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1510938301</link>
         <description><![CDATA[<div>Var olmanın veya varlığın tam olarak ne anlama geldiğini hiç merak ettiniz mi? <strong>Varlığı varlık yapan nedir</strong>? Bu tür soruların yanıtları, felsefenin ‘ontoloji’ olarak bilinen dalında incelenir.<strong><br>Ontoloji Sözcüğünün Etimolojisi<br></strong><br></div><div><br>Ontoloji terimi, eski Yunanca ‘on’ ve ‘logos’ sözcüklerinden türetilmiştir; Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir. ‘On’ sözcüğü, Yunanca’da ‘olmak’ anlamına gelen ‘einai’ fiilinden gelir; ‘onto’ ise ‘var olan herhangi bir şey’ anlamındadır. ‘Logos’ bilim anlamına gelmektedir. O halde ‘ontoloji’ sözlük anlamıyla ‘varlık bilimi’ demektir.<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji Neyi Sorgular?<br></strong><br></div><div><br>Aristoteles’in ‘ilk felsefe’ dediği varlık felsefesi, ‘Var olmak nedir?’ ve ‘Varlık nedir?’ sorularına yanıt arar. Varlık felsefesi bu bağlamda, var olan şeyleri, varlıkların temellerini, diğer varlıklar arasındaki bağları ve varoluş biçimlerini sorgular; bu şeylerin varlıklarını sistematik bir biçimde tanımlamaya çalışır. Bir varlığı kendi içinde (mikro) ve diğer varlıklarla ilişkileri açısından (makro) boyutlarda, nicelik ve niteliksel olarak, somut ve soyut bağlamlarda ele alır.<br><br></div><div><strong><br>Ontolojik Sorular Nelerdir?<br></strong><br></div><div><br>Temel ontolojik sorular şöyle sıralanabilir:<br><br></div><ul><li>Varlık var mıdır?</li><li>Var olan şeyler nelerdir?</li><li>Varlık sadece fiziksel midir?</li><li>Varlığın kökeni nedir?</li><li>Varlığın nitelikleri nedir?</li><li>Varlık değişken midir?</li><li>Varlıklar hangi kategoridedir?</li><li>Varlık var değil ise bunun sebebi nedir?</li><li>Evrende bir düzen var mıdır?<strong><br></strong><br></li></ul><div><strong><br>Varlık Felsefesinin Amacı Nedir?<br></strong><br></div><div><br>Varlık felsefesi, yukarıdaki sorulara yanıt arayarak varlığı kanıtlamaya, diğer varlıklarla ilişkilerini bir bütün olarak izah etmeye çalışır. Buradaki amaç, varlığı kendi içinde tutarlı ve çelişki içermeyen bir şekilde kanıtlamaktır. Felsefede varlığın sorgulanması, evreni açıklama ihtiyacı ve bu yöndeki çabalar sonucunda ortaya çıkmıştır.<br><br></div><div><strong><br>Varlığın Ne Olduğu Problemi<br></strong><br></div><div><br>Bilim, ‘Varlık var mıdır?’ sorusu ile uğraşmaz. Bilime göre, sadece varlığından şüphe duyulmayan gerçekliklerin varlık olduğu kabul edilir. Felsefi açıdan ise var olan şeyler su, ağaç, masa veya ateş gibi reel (gerçek) şeylerden ibaret değildir; düşünmek gibi ruhsal eylemler, inanç gibi manevi durumlar ve sayılar gibi soyut, düşünülebilir (ideal) kavramlar da varlık sayılabilir. Yani varoluşları bilime göre şüphe taşıyan ve yok kabul edilen soyut kavramlar, ontoloji açısından varlığı sorgulanarak kanıtlanabilecek şeyler arasındadır. Öte yandan, farklı felsefi öğretiler varlığı farklı şekillerde inceler.<br><br></div><div><strong><br>"Varlık Yoktur" Diyenler<br></strong><br></div><ul><li><a href="https://www.makaleler.com/nihilizm-nedir"><strong>Nihilizm (Hiççilik)</strong></a>: Latince ‘hiç’ anlamındaki ‘nihil’ sözcüğünden türetilen nihilizme göre varlık yoktur, evrendeki her şey sürekli bir değişim halindedir. Bu nedenle varlık felsefesinde nihilizm hiçbir şeyin var olmadığını savunur. Epistemolojik açıdan da nihilist öğretiye göre her bilgi bir aldanmadır; hiçbir şey bilinemez. Nihilizme göre ahlaki kuralları belirleyen değerler de esasında yoktur. Nihilizm bu bağlamda verili bütün kuralları ve otoriteyi reddeder.</li></ul><div><br>Nihilizmin en önemli temsilcileri İlk Çağ Yunan filozofu Gorgias ile Nietzsche’dir. Bir sofist olan Gorgias ortak bir bilgi olmadığını, olsa bile bunun aktarılamayacağını, dolayısıyla varlığın gerçek olmadığını savunur; "Hiçbir şey yoktur [Varlık yoktur], olsa bile bilemeyiz, bilsek bile bildiremeyiz" sözü ona aittir. Nietzsche ise evrendeki nesnel düzenin bir yanılsama olduğunu söyleyerek mevcut tüm değer ve normlara karşı çıkar.<br><br></div><ul><li><strong>Taoculuk</strong>: M.Ö. 6. yüzyılda Lao Tse adlı düşünür tarafından Çin’de kurulduğu kabul edilen Taoculuk öğretisinde, tüm varlıklar tek ve değişmeyen bir mutlak gerçeklikten çıkar. ‘Tao’ adı verilen, doğanın yasaları olarak kabul edilen bu gerçekliğin dışındaki hiçbir şey gerçek değildir, değişkendir. Bu nedenle varlıkları yoktur.</li></ul><div><strong><br>"Varlık Vardır" Diyenler<br></strong><br></div><div><br>Nihilizmin aksine, varlığın var olduğunu ve gerçekliğini kabul eden görüşe realizm (gerçekçilik) denir. Ancak realist yaklaşımlar da, varlığı inceleme yöntemleri ve ‘Varlık nedir?’ sorusuna verdikleri yanıtlar açısından temelde beşe ayrılır:<br><br></div><ul><li>&nbsp;<strong>Varlığı ‘Oluş’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Bu yaklaşımda varlık, evrenin durağan kalmadığı, sürekli bir değişim (oluş) halinde olması üzerinden açıklanır. Buna göre değişmeyen tek şey değişimdir ve varlıkları da bu değişim meydana getirir.</li></ul><div><br>Bu yaklaşımın en önemli iki temsilcisi İlk Çağ düşünürlerinden Herakleitos (MÖ 540-480) ve Whitehead olarak bilinir.<br><br></div><div><br>Herakleitos evrenin ana maddesini ateş olarak görür; ona göre tüm varlıklar ateşten çıkmıştır ve yine ateşe dönecektir. Ateş dışındaki her şey, doğa, insan, sürekli bir oluş içindedir. Bu durumu “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” ve “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız” sözleriyle açıklayan Herakleitos, varlıkları değişimin meydana getirdiğini söyler.<br><br></div><div><br></div><div><br>Whitehead de aynı şekilde evrende sürekli bir oluş yaşandığını savunur, tek gerçekliğin görünen ve algılanan olduğunu söyler. Bu oluş sırasında varlıklar başka varlıklarla ilişki içindedir; yok olsalar bile bu ilişkilerden dolayı varlıkları devam eder.&nbsp;<br><br></div><div><strong><br>Varlığı "İdea" Olarak Kabul Edenler (İdealizm/ Düşüncecilik)</strong>: İdealizme göre varlık ideadır (ruh ya da düşünce). Bu öğreti, var olan her şeyi düşünceye bağlar; evrendeki her şeyin zihinsel olduğunu savunur. Bu yaklaşım, maddenin gerçek değil düşünsel olduğu ve nesnelerin insan idealarından bağımsız olarak var olamayacağı anlamına gelir. İdealizmin en önemli temsilcileri Platon, Aristoteles, Farabi ve Hegel'dir.<br><br></div><div><strong><br>Platon evreni ikiye ayırır</strong>: Nesneler evreni ve idealar evreni. Platon’a göre içinde yaşadığımız evren gerçek evren değildir, zira nesneler sürekli değişir. Gerçek varlıklar ise idealar evrenindeki idealardır; yani gerçek varlık düşünceyle kavranır. Bu şu anlama gelir: Gördüğümüz nesneler -örneğin ağaç, çiçek, böcek- sürekli değişse de, düşünceyle kavradığımız anlamları değişmez.<br><br></div><div><br>Platon'un öğrencisi olan Aristoteles de varlığı idealar üzerinden açıklar ama madde ile form arasında bir ayrım yapar. Aristoteles’e göre dış dünyadaki bir varlığı o varlık yapan şey formudur.<br><br></div><div><br>İslam felsefesinin kurucusu olan Farabi de varlığın idea türünden olduğunu savunur. Farabi varlığı ikiye ayırır: Mümkün varlık (mümkünül vücut) ve zorunlu varlık (vacibül vücut). Vacibül vücut, var olmadığı düşünülemeyecek olan varlıklardır. Mümkünül vücut ise varolmak için başka varlıklara bağımlı olan, var olmaması mümkün olan varlıklardır. Farabi'ye göre zorunlu varlık Tanrıdır.<br><br></div><div><br></div><div><br>Hegel de varlığı idea üzerinden tanımlar; gerçekte var olanın ide, Geist (Gayst) diye adlandırdığı ‘mutlak akıl’ olduğunu söyler. Hegel’e göre Geist değişkendir; tez, antitez ve sentez aşamalarından oluşan diyalektik bir süreç içinde sürekli değişir.<br><br></div><div><strong><br>Varlığı Madde Olarak Kabul Edenler (Materyalizm)</strong>: Bu yaklaşıma göre gerçek olan tek şey maddedir ve düşünmek de (idea) maddenin bir sonucudur. Yani madde düşünceden bağımsız olarak var olur ve düşüncenin var olması için de önce maddenin var olması gerekir.<br><br></div><div><br>Materyalizmin en önemli temsilcileri varlığın ve ruhun atomlardan meydana geldiğini söyleyen Demokritos; maddeyi (varlığı) ve ruhu cisim olarak tanımlayıp ruh, melek ve tanrının varlığını reddeden Thomas Hobbes; maddenin insan düşüncesinden bağımsız var olduğunu ve devamlı değiştiğini savunan Karl Marx’tır.<br><br></div><div><strong><br>Varlığı ‘Madde’ ve ‘İdea’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Düalizm (İkicilik) olarak bilinen bu görüşe göre varlık tek değildir; hem madde hem ideadan oluşur. Yani, varlık insan zihninden bağımsız var olur. Buna göre madde (cisim) yer kaplar ve hareket eder; ruh ise düşünür ve bilinç sahibidir. Descartes, bu görüşün en önemli temsilcisi sayılır.<br><br></div><div><strong><br>Varlık ‘Fenomen’ Olarak Kabul Edenler</strong>: Fenomenolojiye göre (görüngübilim), varlık bilinç ile ilişkilidir. En önemli temsilcisi Edmund Husserl olan fenomenolojistler, şeylerin bilinçte inşa edildiğini savunur. Buna göre, varlık bilinç dışında var olamaz; bilinç onu nasıl betimliyorsa o şekilde var olur.&nbsp;<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji - Metafizik İlişkisi<br></strong><br></div><div><br>Ontoloji ve metafizik çoğu zaman birbirine karıştırılır, benzer sorularla uğraşıyor gibi göründükleri için aralarındaki fark her zaman belirgin değildir.&nbsp;<br><br></div><div><br>Metafizik, sözlük anlamıyla ‘fizik ötesi’ demektir. Metafizik gerçekliğin temel doğasını anlamaya çalışır. Var olan bir şeyi tanımlamak için ona temel olacak şeyler arar; ‘nasıl’ sorusunu yanıtlamaya çalışır. Metafizik günümüzde ispatlanması mümkün görünmeyen sorunlara işaret eden bir anlam kazanmıştır.<br><br></div><div><strong><br>Ontoloji ise ‘nedir’ sorusunu yanıtlamaya çalışır</strong>; varlıkları ne oldukları açısından inceler.<br><br></div><div><br>Metafizik ile ontolojinin sorguladıkları alanlar bazen çakışır. Ancak metafizik çok geniş kapsamlı bir kavramdır. Ontoloji felsefede metafiziğin en temel kollarından biri sayılır.<br><br></div><div><br>Metafizik ile ontoloji arasındaki farkı anlamak için sözgelimi, yerçekimini ele alalım. Yerçekimi bir cisim değildir ama gerçek olduğu yadsınamaz. O zaman yerçekimi nedir? Yerçekiminin, maddeyi etkileyen bir fizik kanunu olduğunu biliyoruz. Bu noktada, şu metafiziksel sonuca varabiliriz: “Dünyada madde, fizik kanunlarıyla yönetilir.” Bu bir metafiziksel sonuçtur zira gerçekliğin nasıl olabileceğine dair bir çıkarımda bulunmaktadır. Şu ana kadar elimizdeki ontolojik çıkarım ise şu: “Yerçekimi denilen bir fizik kanunu vardır.” Bu cümle ontolojiktir çünkü bir varlığın, yani ‘yerçekimi kanunu’nun varlığını kabul etmektedir. Kısacası, ontoloji ile metafizik arasındaki ayrım, ‘ne’ ve ‘nasıl’ soruları üzerinden daha anlaşılır kılınabilir.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-05-10 20:00:43 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1510938301</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Jüpiter, Güneş&#39;in Merkezinde Değil; Güneş&#39;in Dışında Kalan Bir Merkez Etrafında Dönüyor!</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1519243369</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Güneş Sistemi’mizin 5. gezegeni Jüpiter NASA’nın Juno göreviyle tekrar gündemde. Jüpiter büyük. Gerçekten devasa. O kadar büyük ki aslında Dünya’mız gibi tam olarak Güneş’in yörüngesinde döndüğünü söyleyemeyiz. Güneş Sistemi’ndeki diğer tüm gezegenlerin kütlelerinin toplamının 2,5 katı kütlesiyle Jüpiter, Güneş ile arasındaki kütleçekimi merkezini Güneş’in dışına (yaklaşık olarak uzayda, Güneş yüzeyinin biraz ötesinde bir noktaya) taşıyacak kadar büyüktür.</div><div><br>Şöyle ki: Uzayda küçük bir obje, daha büyük bir objenin yörüngesinde kusursuz bir daire çizmez. Daha ziyade, her iki obje de ortak bir kütleçekimsel merkez etrafında hareket ederler.&nbsp;</div><div><br>Dünya'nın Güneş yörüngesinde dönmesi gibi bizim daha aşina olduğumuz durumlarda ortak çekim merkezi büyük kütleli olan cismin merkezine o kadar yakındır ki, bu olgu gözardı edilebilir seviyede kalır. Büyük obje hareketsiz görünürken, küçük olan etrafında daireler çizer.</div><div><br>Ancak gerçekte durum daha karmaşık. Örneğin, Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) Dünya'nın yörüngesinde dönerken Dünya ve ISS beraber ortak bir kütle çekim merkezi etrafında dönerler. Fakat bu çekim merkezi, objelerin kütleleri arasındaki devasa farktan dolayı Dünya'nın merkezine o kadar yakındır ki bu çekimin gezegen üzerinde yarattığı farkın gözlemlenebilmesi imkansızdır. Bu sebeple ISS, Dünya yörüngesinde hemen hemen kusursuz bir daire çizerek hareket eder.&nbsp;<br>Güneş ve diğer gezegenler arasındaki ilişki, Dünya ile ISS arasındaki ilişkiye oldukça benzerdir. Güneş’in kütlesi o kadar büyüktür ki Dünya, Venüs, Merkür hatta Satürn’ün ortak çekim merkezleri yıldızın derinliklerinde, merkezine oldukça yakın bir yerde konumlanır.&nbsp;</div><div><br>Ancak Jüpiter’inki değil!</div><div><br>Bu gaz devi gezegen o kadar büyüktür ki, ortak kütle merkezini Güneş yarıçapının 1.07 katı uzağında - ya da başka bir tabirle, Güneş yüzeyinin üzerinde Güneş yarıçapının %7’si kadar dışında kalan uzaysal bir noktada- konumlandırır. Bu etki sebebiyle Güneş ve Jüpiter, bu <a href="https://thumbs.gfycat.com/CloudyApprehensiveElephantseal-size_restricted.gif">ortak çekim merkezi etrafında</a> dönerler.&nbsp;</div><div><br>İşte Güneş ve Jüpiter uzayda böyle hareket ediyor. Tabii mesafeler ve kütlelerin oldukça farklı olduğunu, Güneş kütlesinin Jüpiter’inkinin yaklaşık 1048, Dünya kütlesinin ise 332,946 katı kadar olduğunu hatırlatalım.<br>Devasa Jüpiter, aslında tam olarak Güneş’in merkezi etrafında dönmüyor; Güneş'in hacminin dışında kalan bir merkez etrafında dönüyor!</div><div><br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-05-12 21:18:58 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1519243369</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Dile Dolanan Şarkılar (Kulak Kurtları): Şarkılar Neden Dilimize Takılır? Bir Şarkıyı Aklımızdan Çıkarmak İçin Neler Yapabiliriz?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1519304342</link>
         <description><![CDATA[<div>Müzik söz konusu olduğunda, akılda kalıcı ve sinir bozucu arasında ince bir çizgi vardır. Bazen tek bir şarkı sözü bile günlerce beyninizde kalabilir ve zihninizden çıkmayı reddedebilir. Halk arasında <strong>kulak kurdu</strong> (İng: "earworm") olarak bilinen bu sözcüğe, bilimde <strong>İstem Dışı Müziksel Görüntü </strong>veya <strong>Takılmış Şarkı Sendromu </strong>adı verilir.<br>Elbette, konunun gerçek bir "kurt" ile ilgisi yoktur; bu, daha ziyade, tıpkı bir elmayı işgal eden bir elma kurdunun yaptığı gibi, müziğin zihnimizi işgal ettiğini ifade eden bir benzetimdir. Benzer şekilde, bu durum gerçek bir "sendrom" da değildir; örneğin, <strong>palinakusis </strong>olarak bilinen, temporal lobun aldığı hasar sonucu oluşan işitsel halisünasyonlarla karıştırılmamalıdır.<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-6"><sup>[6]</sup></a>&nbsp;</div><div><br>Gelin bu yazıda, şarkıların neden dilinize takıldığını ve daha da önemlisi, onları ait oldukları yere, beyninizin derinliklerine göndermek için ne yapabileceğinize bir bakış atalım.<strong><br>Şarkılar Neden Dilimize Takılır?</strong></div><div><br>Öncelikle bunun kişisel bir problem olmadığını, son derece yaygın bir olgu olduğunu belirterek başlayalım: Cincinnatti Üniversitesi’nden pazarlama profesörü James J. Kellaris tarafından yapılan bir araştırmaya göre, insanların yaklaşık %98'i hayatlarında en az 1 kez kulak kurdu denen bu olayı deneyimlemiştir ve diline takılan bir şarkıdan kurtulmakta zorlanmıştır.<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-7"><sup>[7]</sup></a> Cinsiyetler arasında kulak kurduna yakalanma oranlarında dikkate değer bir fark gözlenmemiştir; ancak kadınlarda bir şarkının dile dolanma süresi genellikle daha uzun ve şarkının zihinde yarattığı rahatsızlık hissi daha şiddetlidir.<br>Uygulamalı psikolog Aditya Shukla,<strong> "İstem Dışı Müzikal Görüntü" </strong>(İng: "Involuntary Musical Imagery" veya kısaca "INMI") olarak adlandırdığı, bir şarkıyı kulak kurdu haline getiren şeyin ne olduğunu bir özellik listesi geliştirmiştir.<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-9"><sup>[9]</sup></a> Shukla'ya göre, kulak kurdu olmaya yatkın şarkılar:</div><ul><li>Aynı akor dizisine sahiptir; yani kendisini sürekli tekrarlayan ve hatırlanması kolay küresel bir müzik temasına sahiptir.</li><li>Şarkı içindeki, özellikle kırılma noktalarında meydana gelen değişikliklerin gradyanı alışılmadık ve beklenmedik inişler ve çıkışlar, aralıklar, duraklamaları içerir.</li><li>Kulak kurtları pozitif duyguları da negatif duyguları da içeren şarkılardan kaynaklanabilir; ancak dilimize takılmayan şarkılara göre, nispeten daha iyimser şarkı sözleri içerir ve yüksek bir tempoya sahiptir.<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-10"><sup>[10]</sup></a></li></ul><div><br>Ayrıca kulak kurtlarının sözlerle ilgili olduğuna yönelik de güçlü bulgular mevcuttur: Yapılan çalışmalarda, sözlü şarkıların kulak kurtlarının %73.7'sine, reklam müziklerinin %18.6'sına müzikal şarkılarınsa sadece %7.7'sine sebep olduğu gösterilmiştir.<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-11"><sup>[11]</sup></a> Amerikan Psikoloji Derneği tarafından 2020 yılında yayınlanan bir çalışmada, en sık kulak kurduna dönüşen İngilizce şarkılar şöyle sıralanmıştır:<a href="https://evrimagaci.org/dile-dolanan-sarkilar-kulak-kurtlari-sarkilar-neden-dilimize-takilir-bir-sarkiyi-aklimizdan-cikarmak-icin-neler-yapabiliriz-10460#qref-4"><sup>[4]</sup></a>&nbsp;</div><ol><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=qrO4YZeyl0I"><em>Bad Romance</em></a> - Lady Gaga</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=c18441Eh_WE"><em>Can't Get You Out of My Head</em></a> - Kylie Minogue</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=1k8craCGpgs"><em>Don't Stop Believin'</em></a> - Journey</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=8UVNT4wvIGY"><em>Somebody That I Used to Know</em></a> - Gotye</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=iEPTlhBmwRg"><em>Moves like Jagger</em></a> - Maroon 5</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=F57P9C4SAW4"><em>California Gurls</em></a> - Katy Perry</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=fJ9rUzIMcZQ"><em>Bohemian Rhapsody</em></a> - Queen</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=niqrrmev4mA"><em>Alejandro</em></a> - Lady Gaga</li><li><a href="https://www.youtube.com/watch?v=bESGLojNYSo"><em>Poker Face</em></a> - Lady Gaga</li></ol><div><br>Kulak kurtları, sadece bir şarkı duymakla değil, aynı zamanda hafıza, ruh hali, stres ve hatta can sıkıntısı ile de tetiklenir. Quebec'teki McGill Üniversitesi'nde müziğin sinirbilimi üzerine çalışan psikolog Daniel Levitin, insanların kafalarının içinde dönüp duran şarkıların melodik ve ritmik olarak basit olma eğiliminde olduğunu belirtiyor:</div><blockquote>Bu, genellikle, başından sonuna kadar hepsi değil, şarkının sadece bir bölümü oluyor. Nöral devrelerin sonsuz bir döngüde sıkışıp kaldığını ve o şarkıyı tekrar tekrar çaldığını düşünüyoruz.</blockquote><div><br>Yapılan bir çalışmada, çoğu kulak kurdunun 15-30 saniye arası bir süreye sahip olduğu ve müziğe ilgi duyan kişilerde daha sık görüldüğü gösterilmiştir.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-05-12 21:49:47 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1519304342</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Aposematizm ve Uyarı Renkleri: Uğur Böcekleri, Neden Genellikle Dikkat Çekici Kırmızı Renge Sahiptir?</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1568298772</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Uğur böcekleri, hepimizin küçüklükten beri aşina olduğu ve muhtemelen sevdiği bir böcek türüdür. Belki de bunun en önemli sebebi, genellikle kırmızı bir arka fonun üzerinde siyah renkte benekler bulunan ve bize oldukça <em>güzel</em> gözüken kanatlarıdır.</div><div><br>Fakat bu güzellik algısı, doğayla ilgili bir algı değildir; tamamen insan bilincinin bir sonucudur. Tam tersine, doğadaki gerçeklikle pek bir alakası olmadığı bile söylenebilir, çünkü doğada böylesine belirgin bir renge sahip olmak, potansiyel avcıların sizi fark etme ihtimalini artırır. Ne de olsa doğada, kırmızımsı renkler daha nadir bulunur ve havada uçan bir avcı kuş, yeşil yaprağın üzerine konmuş ufak bir uğur böceğini bile, sahip olduğu bu sıra dışı renkleri sayesinde kolaylıkla fark edebilir ve "güzel gözüken" bu renkler ve desenler, birdenbire uğur böceği için yüksek bir ölüm riski oluşturabilir. O halde, uğur böcekleri neden böyle bir <em>güzelliğe </em>sahiptir?</div><div><br>Bunu anlamak için, renkli canlıların evrimindeki seçilim mekanizmalarını bilmek gerekir. Çünkü sıra dışı renkleri çoğunlukla, <a href="https://evrimagaci.org/evrim-mekanizmalari-4-cinsel-secilim-rastgele-olmayan-ciftlesme-42">cinsel seçilimde</a> ve dolayısıyla besinin diğer habitatlara kıyasla görece daha fazla bulunan ekvatoral enlemlerde, yani tropikal bölgelerde görülür. Buna bir örnek olarak, papağanları gösterebiliriz: Bu hayvanların besine erişimi çok zor olmadığı ve avcı baskısından çok fazla mustarip olmamalarından ötürü, çok parlak ve renkli bir gövdeye sahip olabilmektedirler. En nihayetinde bu parlak renkleri üretebilen papağanlar, <em>sağlıklı </em>olmalıdır; çünkü o renkleri veren şey proteinlerdir ve çeşitli renklerde (veya aynı rengin en parlak olmasını sağlayacak) proteinleri üreten bireyler, diğerlerine göre daha sağlıklı ve üretken olmalıdır. Hele ki bir de bu renklere rağmen avcılarından kaçabilmeyi başardıklarını sinyalledikleri için, karşı cins için daha da dayanılmaz bir çekicilik unsuru yaratabilmektedirler. Bu bireyler, şu mesajı vermektedir: <em>"Ben sağlıklı bir bireyim ve benimle çiftleşmeyi seçersen, benim gibi sağlıklı yavruların olur."</em></div><div><br>Fakat papağanlara benzer bir habitatta ok kurbağaları da yaşamaktadır. Ne var ki ok kurbağalarının sahip olduğu muhteşem renkler, cinsel seçilim ile değil, <a href="https://evrimagaci.org/evrim-mekanizmalari-2-dogal-secilim-105">doğal seçilim ile meydana gelmiştir.</a> Ok kurbağalarının kırmızı rengi, potansiyel eş adaylarına bir mesaj değildir; kendisini avlama gafletinde bulunacak avcılara bir uyarı niteliğindedir: Ok kurbağalarının sahip oldukları bu renkler, düşmanlarına <em>"Ben zehirliyim, yaklaşma, yakarım!"</em> mesajını vermek için doğal seçilim yoluyla evrimleşmiştir. Buna <strong>"aposematizm" </strong>adı verilmektedir. Yani bu renkler, canlıların sahip olduğu zehri ve onu yem olarak gören avcı için yaratacağı tehlikeyi, doğada açık bir şekilde ilan etmenin renkli bir yoludur.<br>Uğur böceklerinin sahip olduğu bu göze hoş gözüken ve dikkat çekici renklerin evrimleşme nedeni de işte tam olarak budur. Diğer birçok canlı türü, potansiyel düşmanlarından saklanmak için çevreye kamufle olabilen renkler evrimleştirmesine rağmen, uğur böcekleri, kral kelebekleri ve ok kurbağaları gibi aposematik canlılar, olabildiğince canlı ve dikkat çekici renkler evrimleştirmiştir. Öyle ki bu canlıların sahip oldukları renkler, sadece avcılara gözdağı vermek için değil; kendi türü arasındaki cinsel veya alansal rekabetlerde de avantaj sağlar. Daha sağlıklı olan daha canlı renklere sahip olacağı için, aynı türün diğer mensubuna bu kez <em>"Ben senden sağlıklıyım, benimle uğraşma."</em> mesajı iletilir ve sorun basit bir yolla çözülmüş olur.</div><div><strong><br>Uğur Böcekleri, Seçilim Baskısını Doğruluyor!</strong></div><div><br>Uğur böceklerindeki bu aposematik durumu araştıran bir bilimsel çalışma, 2015 yılında <em>Scientific Reports</em> dergisinde yayımlanmıştır.<a href="https://evrimagaci.org/aposematizm-ve-uyari-renkleri-ugur-bocekleri-neden-genellikle-dikkat-cekici-kirmizi-renge-sahiptir-10493#qref-1"><sup>[1]</sup></a> Araştırmacılar, uğur böceklerinin sahip olduğu bu renklerin, avcılar tarafından ne düzeyde seçildiğini incelemişlerdir. Aslında uğur böcekleri, oldukça popüler olan kırmızı renklerinin dışında; siyah, turuncu, kahverengi ve sarı renklere sahip olabilirler. Çalışmada, uğur böceklerinden daha fazla göze çarpan "iki benekli uğur böceği" ve daha az göze çarpan "karaçam uğur böceği" gibi farklı türler bilinçli olarak seçilmiş ve kuşların hangi türü yem olarak daha fazla tercih edeceği gözlemlenmiştir. Bu gözlemi ise, kuşların bizden farklı olarak ayırt edebildiği ultraviyole ışıkta görünür olan renkleri algılayabilen kameralar ile gerçekleştirmişlerdir.</div><div><br>Ortaya çıkan sonuç tam da tahmin edildiği gibidir: <strong>Kuşlar çoğunlukla, karaçam uğur böceği gibi rengi daha az dikkat çekici ve dolayısıyla daha az zehirli olan uğur böceklerini yemeyi tercih etmişler; daha fazla dikkat çekici renklere sahip olan ve dolayısıyla daha zehirli olan iki benekli uğur böceklerine ise daha düşük bir olasılıkla yönelmişlerdir.</strong></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-05-28 12:40:43 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1568298772</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Aposematizmin Evrimi</title>
         <author>nisaasavaas</author>
         <link>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1568302993</link>
         <description><![CDATA[<div><br>Aposematizm, evrimleştiği ilk zamanlarda evrimsel olarak akıntıya karşı kürek çekmeyi gerektiren, ilginç bir özelliktir. Çünkü bir tür eğer bir tür parlak renklerle avcıları üzerine çekmeye başlarsa ve avcılar onun zehirli olduğunu öğrenmeden önce popülasyonun tamamını yiyecek olurlarsa (hele ki zehir de bir yandan yeni yeni evrimleşiyorsa) türün yok olmasına neden olabilir.</div><div><br>Aposematizmin hangi şartlarda evrimleştiğine baktığımızda, karşımıza <strong>diyet bakımından tutucu </strong>türler çıkmaktadır. Bu tür avcılar (özellikle de kuşlar), yaşam alanlarına yeni giren avları hemen avlamazlar; çünkü bu yeni avın popülasyon büyüklüğünden haberdar değillerdir. Bu yüzden avcılar, yeni bir tür ile karşılaştıklarında, o tür ne kadar parlak ve belirgin olursa olsun, ondan uzak durmayı seçebilirler. Dikkat ederseniz, yukarıda söz ettiğimiz araştırmada kuşlar, iki uğur böceği türüne de aşinadır. Yani bu tür deneyler, kuşların aşina olmadıkları böceklerle yapılmamaktadır.</div><div><br>Ayrıca davranışsal bazı detaylar da aposematizmin erken evrimini tetikleyebilir. Örneğin avcıların birçoğu, eğer bir av hem parlaksa hem de kötü tada sahipse, bunun "kötü tadını" eşit derecede kötü tada sahip ama daha az belirgin olan avlara nazaran daha uzun süre hatırlamaya meyillidir. Dahası avcılar, sadece öğrenme yoluyla da değil, evrimsel olarak "genlere kazınmış" bir şekilde de parlak avlardan uzak durmaya meyillidirler: Henüz ebeveynleri tarafından eğitim görmemiş, deneyimsiz sığırcık kuşları ve evcil civcivlerle yapılan deneylerde, hangi avlardan uzak durması gerektiği henüz öğretilmemiş bireylerin bile parlak avlardan uzak durmayı seçebildiği gösterilmiştir. Bu durum, parlak avcıların illâ daha fazla av olacağı fikrini yanlışlamaktadır.</div><div><br>Fakat aposematizmin evrimini açıklamak için illâ bu öncülleri doğrulamaya da gerek yoktur. Örneğin türler, genel olarak yeni formlara karşı korkuya sahiplerdir (buna <strong>neofobi </strong>denir). Bu nedenle bir av, yeni bir yaşam alanında parlak renklerle sabitlenene kadar, avcılar zaten onlardan uzak durmayı tercih edebilirler. Benzer şekilde, hâlihazırda doymuş (yani besine erişimi zor olmayan) bireyler, aşina oldukları soluk avları, aposematik nitelikteki avlara tercih edebilirler.</div><div><br>Dahası, avların davranışı da avcıların davranışını etkileyebilmektedir: Örneğin yeni bir yaşam alanına yerleşmeye başlayan av konumundaki canlılar, birbirleriyle sıkı sıkıya dayanışma sergileyip, bir arada bulunmayı tercih ederek, avcılara verdikleri uyarı sinyalini şiddetlendirebilirler. Avcılar, onlardan bir tanesini tadıp da kötü tatlı olduklarını fark ettikten sonra, kümelerden uzak durmaya başlayabilirler.<br>Aposematizmin evrimini açıklayan bir diğer hipotez ise genetikten gelmektedir: Eğer aposematik özellikler çekinik veya X kromozomu üzerinde taşınan genlerse, avcılar avladıkları erkek avlardan ötürü türün tatsız veya zehirli olduğunu öğrenebilir; ancak bir yandan heterozigot dişiler, avcılar sinyali öğrenene kadar, bu parlak özelliklerin popülasyon içinde yayılmasını sağlayabilir.&nbsp;</div><div><br>Her ne kadar cinsel seçilimi az önceki anlatımımızda elemiş olsak da cinsel seçilim de apoosematizmin evriminde rol almış olabilir: Eğer dişiler, daha parlak erkekleri seçiyorlarsa, aposematik erkekler, doğal seçilim riski altında kalmalarına rağmen, güçlü cinsel seçilim baskısı altında giderek parlaklaşabilirler. Bu, tavuskuşunun kuyruğu gibidir: Kuyruk, avcılardan kaçmayı zorlaştırsa da avcılarından çok başarılı bir şekilde kaçabilen erkek bir tavuskuşu çiftleşemediği sürece bu avcıdan kaçma başarısının hiçbir evrimsel kıymeti yoktur. Eğer diğer erkekler, avcıya yem olma riskine rağmen daha parlak kuyruklar sayesinde dişileri çekebiliyorlarsa, bu yüksek risk altında bile daha iri kuyruklar evrimleşebilir. İşte aposematizm de bu tür güçlü bir cinsel seçilim baskısı altında, doğal seçilime rağmen evrimleşebilir.</div><div><br>Buna ek olarak, buraya kadar bahsettiğimiz nedenlerden herhangi biri (veya birkaçı) sonucunda belli bir popülasyon büyüklüğüne erişmeyi başaran aposematik türün avcılarının, zehir veya kötü tat riskini öğrenmesi çok daha hızlı gerçekleşecektir; çünkü popülasyon artık <em>yeterince </em>büyüktür. Burada, <a href="https://evrimagaci.org/evrim-mekanizmalari-5-akraba-secilimi-grup-secilimi-fedakarlik-ve-memetik-276">akraba seçilimi</a> de devreye girecektir: Eğer aposematik avların bu niteliği, ufak bir aile popülasyonundan türe yayılacaksa, bir arada bulunma ihtimali yüksek olan bu aile bireylerinin birbirini kollama ihtimali daha yüksek olacak ve böylece bu genler gelecek nesle daha seri bir şekilde aktarılacak ve hızlı bir şekilde popülasyon içinde yayılabilecektir.</div><div><strong><br>Sonuç</strong></div><div><br>Anlayacağımız, doğadaki renkler, bize her ne kadar hoş gözüküyor olsa da, işin içinde yatan asıl gerçek; hayatta kalma ve neslini devam ettirme başarısını artırmaktan ibarettir. Ancak bu gerçekleri bilmek, doğadaki güzelliklerden alıp götürmeyeceği gibi, onlara daha farklı bir perspektiften bakmamızı sağlar.Elbette son olarak şunu da belirtmekte fayda var: Yazımızda her ne kadar uğur böceklerinin zehirli olmalarından bahsetmiş olsak da, insanları ısırması durumunda herhangi kötü bir etki meydana getirmez. Ancak bazı durumlarda, evcil hayvanlarda gözle görülür yan etkiler meydana getirebilmektedir. Yani uğur böceklerinin zehri, daha ziyade avcılarına ve avlarına yöneliktir, insanlar gibi iri memeli hayvanlara yönelik pek bir işlevi yoktur.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-05-28 12:42:31 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/nisaasavaas/Bookmarks/wish/1568302993</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
