<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0">
   <channel>
      <title>Hikaye Defterim by Elif</title>
      <link>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif</link>
      <description>Bir göz kırpması ve gülümsemeyle yapıldı</description>
      <language>en-us</language>
      <pubDate>2020-10-12 10:03:08 UTC</pubDate>
      <lastBuildDate>2024-11-28 11:49:13 UTC</lastBuildDate>
      <webMaster>hello@padlet.com</webMaster>
      <image>
         <url>https://padlet.net/icons/png/1f5d2.png</url>
      </image>
      <item>
         <title>Deniz Kabukları</title>
         <author>ecemeliferdogan3671_2</author>
         <link>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/821290283</link>
         <description><![CDATA[<div>Su çok durgundu, bir kıpırtı bile yoktu, aniden su hareketlenmeye başladı. Sanki beni çağırıyordu. Sahilde deniz resmen dans ediyordu. Birden parlak bir şey gördüm. Ne olduğunu bilmiyordum. Yanına yaklaştım ve onu tuttum. Çekip çıkardığımda gözlerime inanamadım. Çünkü elimde eşsiz bir deniz kabuğu duruyordu. O kadar parlak ve güzeldi ki onu bırakmaya kıyamadım. Sonra babamın sesini duydum; "Kızım hadi gidiyoruz" Ben de kabuğu sırt çantama attım ve arabaya doğru koştum. Yurtdışındaydık. Otelde onu çıkarıp odanın en güzel yerine koydum. Artık o benimdi ve bundan sonra onun evi benim yanımdı. Onu eve döndüğümüzde kendi odamın en sevdiğim yeri olan pencerenin yanındaki rafa koydum. Orada en sevdiğim şeylerimi sıralarım. Pelüş kurdum, en sevdiğim parfümüm, en sevdiğim kitabım, günlüğüm ve son olarak aramıza yeni katılan parlak deniz kabuğum. Onu çok seviyordum ve bundan sonra onu hiç bırakmadım. O benim en sevdiğim eşyalardan biri oldu ve bundan sonra denize gittiğimde bir sürü deniz kabuğu gördüm ve hepsini evime getirdim. Artık kocaman bir deniz kabuğu koleksiyonum var. Ve artık ben de 11 yaşındayım. Yeni bir eve taşınıyoruz. Ama ilk deniz kabuğum hala ışıltısını kaybetmedi ve kendi rafında hala o muhteşem parlaklığıyla bana göz kırpıyor...</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-10-12 10:51:32 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/821290283</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Hastanede...</title>
         <author>ecemeliferdogan3671_2</author>
         <link>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/844617582</link>
         <description><![CDATA[<div>O gün hastanede hiç görmediğimiz kadar çok hasta vardı. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Coronavirus diye bir hastalık da var. E yani ne işiniz var hastanede! Gidin evinize! Ama nerdee. Herkes hastaneye gelmeye meraklı bu günlerde. En iyi doktorlar çok önemli bir hastamızın hastalığını bulmak için uğraşıyor, yerlerini de asistanlarına bırakmışlardı. Hastane müdürünün bir arkadaşıymış. Son dedikodulardan duydum. Hayır, hayır! Dedikoducu bir kız değildim. Ve asla da olmayacağım. Merve Hanım zaten çok sevdiğim bir arkadaşım. Onun arkasından asla konuşmam. Asla! Ve başımızda da bir cerrah duruyordu. Ama onun bizim yaptıklarımızla ilgilendiğini düşünmüyordum. Ben çocuk hastalıklarıyla ve bebeklerle ilgiliydim. Acilde olanlardan hiç haberim yoktu ama sonra kapı hıza açıldı ve içeriye hastalar girdi. 3 kişiydiler. Herkes panik içindeydi ama ben daha ne olduğunu anlayamamıştım. Bu kadar önemli ne olabilirdi? Çok merak ediyordum ama hiç araştırmadım. İnsan hali. Öyle şaşkınlıktan bir heykel gibi kalmıştım. Zaten çok yorgundum. Bir sürü işim vardı ve yoğunluktan eve gidemiyordum. Benim ilgimi çekmişti ama bunu hiç düşünmedim. Merak ettim ama araştırmadım. Zaten işim başımdan aşkın. Ailemi bırakıp iş için Antalya'dan İstanbul'a gelmiştim. Ve bu yoğunluk içinde kendi evime bile gidemiyordum. Aslında evim o kadar büyük değildi. Tek odalık bir daireydi o kadar. Tamam kabul ediyorum biraz lüks yaşıyordum ve bu hoşuma gidiyordu. Biraz parti kızıyım zaten. İtiraf ediyorum o kadar çalışkan olduğum söylenemez. Uyumayı severim. Dersleri pek sevmem, hatta birkaç derste uyumuş olabilirim kabul. Bence sıkılmak çok kötü birşey. Çok hızlıyımdır. Arkadaşlarımdan veya tanıdığım insanlardan daha hızlıyım ve dünya kupasına gitmeyi planlıyorum. Aslında ben futbol oynayabilen o nadir kızlardanım. Ama o lisede kaldı. Lisede futbol takımındaydım. Evet öyleydim. Ama kimse artık futbol oynayamayacağımı onun yerine uzmanlık okumam gerektiğini söylüyor ama ben istemiyorum ve spordan da asla vazgeçmeyeceğim üniversitede sporculuk okumak istiyordum ama doktorluk kazanmıştım. Hemde uyuduğum onca dersten sonra! :O Ailem bunu kaçıramayacağımı düşündüler ve beni bu işe girdim ve ben artık bir doktorum. Şimdi hayatımı hiç sevmediğimi ve hayatımdan nefret ettiğimi düşünüceksiniz ama hayır!! Ben hayatımı çok seviyorum Aslında sadece çok da değil çok çok çok çok çok çok seviyorum, her gün egzersizlerimi yapıyorum, boş zamanlarımda futbol oynuyorum, ve hayatım muhteşem devam ediyor. Ama bu aralar biraz yoğunum. Bu yüzden pek boş vaktim yok ama ben hayatımdan gayet memnunum. Hayatım çok güzel ilerliyor. Ve ben mucizelere inanırım. Ve bir sürü arkadaşım var. Harika olduğumu düşünüyorum. Ben kendimi seviyorum. Başkaları beni sevmezse bilmem. Seyahat etmeyi de severim. Dışa dönük bir kızım o doğru. Bu ani düşüncelerden uyanıp; "Sana ne?" dedim içimden, "Diğer arkadaşların senin hastalarınla ilgileniyor mu?" Herkes sağa sola koştururken düşündüğüm şeye bak. Sonra birden kendime geldim. Doğumda çalışan bir arkadaşım yanıma geldi ve panikle; "Hadi hemen hazırlan, bütün tedbirlerini al" dedi. Ona ne olduğunu sorunca durdu ve bana olanları anlattı. O anlattıkça ben daha da paniklemeye başlamıştım. Çünkü coronavirus Türkiye'ye gireli tam 30 dakika olmuştu ve şimdiden 7-8 kişi bulunmuştu. Demek sonunda Türkiye'ye gelmişti o virüs. Yurtdışından gelen bir kadında bulunmuştu. Ve ayrıca ilk vaka İstanbul'da ortaya çıkmıştı. Keşke o kapıları açmasalardı ya. Kim bilir şimdiden daha kaç kişiye yayılmıştı. Ülkemizde maalesef maske takmayanların sayısı çok fazla. Bu yüzden şimdiden birçok kişiye yayılmıştır. Bu günden sonra hem biz doktorları hem de Türkiye'yi çok zor günler bekliyor olacaktı...<br>Ve beş ay sonra haklı çıktım. İki arkadaşım virüsle mücadeleye devam ediyor, 5-6 arkadaşım da acilde çalışıyordu. Doğumdaki arkadaşım yanıma geldi ve dedi ki; "Biliyor musun Türkiye'de eğer tedbirlerini almayanlar olsaydı, salgın şimdiden bütün Türkiye'ye yayılacaktı. Buna üç ay bile yeterdi. Hastalık bitene veya bunun aşısı bulunana kadar dayan. Sakın umutsuzluğa kapılma. Bardağın dolu tarafına bak. Sen hani mucizelere inanırdın? Bir gün bir mucize olacak ve bütün bu virüsten kurtulup sosyal hayatımıza geri döneceğiz. Önlemlerini alanlar, maske takanlar ve sosyal mesafeyi koruyanlar olduğu sürece her zaman bir umut vardır..." İçimden arkadaşıma sarılmak geliyordu  Bu sözler beni çok daha dikkatli olmamı sağladı ve hep tedbirli oldum. Ve arkadaşımın en son sözü hala aklımda yankılanıyor; "Biliyor musun coronavirus alacağımız tedbirlerden daha güçlü değildir. Coronavirus işte böyle yeneceğiz."</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-10-20 13:04:24 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/844617582</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Zamanda Yolculuk: 10 Kasım 1938.</title>
         <author>ecemeliferdogan3671_2</author>
         <link>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/877177181</link>
         <description><![CDATA[<div>Sabah uyandığımda çok afallamış bir şekilde uyandım. O gün 29 Ekim Cumhuriyet bayramıydı. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyor, kardeşim Emre yeni alınan robotuyla oynuyor, köpeğim Lassie kulübesinde uyukluyor, babam ise en yeni icadı üzerinde çalışıyordu. Babam bu icadını bize hiç göstermedi, sürpriz olacakmış. Ben bu icadı öğrenmek için can atıyordum. Acaba neydi bu? Kendi kendine yazan kalem mi yoksa? Onu yapmasını babamdan çok istemiştim. E tabi her öğrencinin istediği şey; "Kendi Kendine Yazan Kalem" 'dir.. Kim böyle bir şey istemez ki? Ben isterim. Babama çok yalvarmış çok istemiştim. Tam yapmaya başlıyordu ki bu icat çıktı başımıza. Babama dedim "Baba, ben bu icadı senden bayağıdır bekliyorum. Bak sınavlarım da çok iyi. Lütfeeen". Ama o bunu yapmamakla direniyor. Ya da.... Her işi yapabilen bir robot mu? Benim yerine ev işlerini yapar, yemek hazırlar, köpeğime bakar, kardeşimle ilgilenir, ve okula gider... <br>"Okul! OKULU UNUTTUM! BUGÜN OKUL VAAR!"<br>diye bağırmamla bütün mahalle inledi neredeyse. Sahi ben okulu unuttum! Kahvaltımı etmek üzere aşağıya indim. En sevdiğim kahvaltı ve atıştırmalık olan waffle duruyordu karşımda! 5 dakikada tabağımı silip süpürdüm ve anneme de görüşürüz deyip evden çıktım. Ama bugün ters giden bir şeyler vardı. Neden çok önemli bir şeyi unuttum gibi hissediyorum? Derken gitar şeklindeki kolyemi yanıma almayı unuttuğumu fark ettim ama kıyafetlerime baktığımda sadece onu unutmadığımı anladım. Üstümü değiştirmeyi unutmuştum ve okula sadece 5 dakika vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bütün sınıflar arasında en hızlı olan bendim. Nasıl olsa koşup yetişirim deyip üstümü değiştirdim, kolyemi taktım ve bir ok gibi dışarı fırladım. Evden çıktığımda okulumun başlamasına 2 dakika kalmıştı. Koştum ve sınıfıma son anda yetiştim. Okul çok uzak değildi zaten. Hem dediğim gibi en hızlı bendim. Ve bundan gurur duyuyorum. Neyse, okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyor. Sıkıcı 4-5 ders ve uyuduğum birkaç dersten sonra okul bitti. <br><strong>Bu hafta bitti! Artık benden Paydos...<br></strong>Babam en sonunda icadını bitirmişti. Ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyorum. Babam herkesi salona topladıktan sonra icadını göstereceğini söyledi ama patronu aradı ve icadını gösteremedi :c<br>Ama ben merakıma yenik düştüm. Babam ofisindeyken icadını açtım ve bunun bir zaman makinesi olduğunu gördüm. Bir anlık dalgınlığımla bir düğmeye bastım ve kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum. Köpeğim de benimleydi. Evimiz gitmiş onun yerine kocaman bir çayırlığa gelmiştik. Zaman makinesinde bir düğmeye bastığım için geçmişe gittiğimizi düşünüyordum. Başka nereye gitmiş olabilirdik ki? Telefonuma baktım. Tarihi 10 Kasım 1938'i gösteriyordu. Ne yani ben Atatürk'ün ölüm gününe mi gelmiştim? Daha doğrusu zamanda yolculuk mu etmiştim? Köpeğimle şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk. Sonra arkama baktım ve zaman makinemiz tam arkamızdaydı! Çok sevindim çünkü geldiğimiz gibi geri dönebilirdik ama makine bozulmuştu ve nasıl tamir edeceğimizi bilmiyorduk. Sonra birisi arkamıza geldi ve bağırdı: <br>"SİZ KİMSİNİZ!"<br>Taş kesilmiştim ve ne yapacağımı bilmiyordum. Arkasından bir komutan geldi ve: "Hadi onları paşamıza götürelim, o ne yapacağını bilir."<br><strong>O sırada günümüzde;<br></strong>Annem ışıkları görmüş ve çok korkmuştu. O makineyi çalıştırdığımızı anlamıştı. Ama ne işe yaradığını bilmediği için her yerde beni arıyordu. Babamı aradı ve onun bir zaman makinesi olduğunu öğrendi. Sonra babama beni hiçbir yerde bulamadığını. Zaman makinesini çalıştırıp zamanda yolculuk yapmış olabileceğimizi söyledi. Babam hem bana kızgın, hem kendisine kızgın, hem de telaşlı eve geldi ve; <br>"O makineden bir tane daha yapabiliriz. Planlar hala bende. Böylece kızımızı kurtarıp buraya geri getirebiliriz. Hem birkaç değişiklik te yapabilirim. Tarihi 10 Kasım 1938'e ayarlamıştım. Kesin ordalardır."<br><strong>10 Kasım 1938<br></strong>Telefonumu ve bütün modern eşyalarımı bir torbaya sakladım ve eski bir elbise giydim. İki komutan beni Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına götürdü. Atatürk çok hastaydı. Ama hala beni görmek istiyordu. İsmimi değiştirdim. Normalde ismim Açelya'ydı ama burda o ismin kullanılmadığını biliyordum. Bu yüzden değiştirdim ve Atatürk'ün odasına girdim. Atatürk'e yalan söyleyemeyeceğimi düşündüğüm için ona her şeyi anlattım. O da beni büyük bir dikkatle dinledi ve: <br>"Bu anlattıkların sıra dışı şeyler ama ben sana inanıyorum. Şimdi bu zaman makinesini göster bana."<br>Onun çok hasta olduğunu biliyordum. Telefonumla fotoğrafını çekmiştim zaten. Onu yormak istemedim. Ona fotoğrafını gösterdim ve sordu: <br>"Sen bu küçük şeyle mi zamanda yolculuk ettin!? Gerçekten ilginç..."<br>Gülümsedim ve ona bunun bir telefon olduğunu ama gelecekle ilgili ne kadar az şey bilirse o karar iyi olacağını, hem ailemin de beni kurtarmaya geleceğini söyledim. Bu yüzden çok sevindi ve: <br>"Siz gençler geleceğin umudusunuz. Söyle bakalım sen büyüyünce ne olacaksın?" dedi. Ona sporcu olmak istediğimi söyledim. O da çok sevindi. Sporu çok sevdiğini ve Şu hastalığı bitsin hemen yüzmeye gideceğini söyledi ama bir anda çok üzüldüm ve Atatürk 'de bunu fark etmiş olacak ki: <br>"Ne oldu? Bir sorun mu var?"<br>dedi. Bende hayır anlamında başımı salladım. Bir sorun olduğunu düşünürse rahat olmazdı. Huzurla dinlensin istiyordum. Çünkü şu anda onun, hatta buradaki kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Atatürk bir daha spor yapamayacaktı. Hatta ayağa bile kalkamayacak ve 9.05'de ölecekti. Yüzüm düşmüştü ve çok üzgündüm. Atatürk anlamış olacak ki: <br>"Galiba bugün öleceğimden korkuyorsun. Ben de korkuyorum. Ama ben asla pes etmem. Benim için üzüme. Bu hastalıkla savaşacağım. Asla kendimi teslim etmeyeceğim. Sen de etme. Sonucu her ne olursa olsun pes etme. Sen çok güçlüsün bunu biliyorum. Sadece kendine güven..."<br>Saatime baktım. Saat 8.30'u gösteriyordu.<br><strong>Günümüzde<br></strong>Babam makineyi neredeyse bitirmiş, son ayarlarını ve kontrollerini yapıyordu. Annem çok telaşlıydı. <br>"Benim de gelmemi ister misin?"<br>"Hayır, biri Emre'yle ilgilenmeli"<br>"Ama belki sana yardımım dokunur"<br>"Hayır, teşekkürler"<br>Annem en sonunda söyledi:<br>"Ama kızımızı buraya getirmende yardım etmek istiyorum, lütfen"<br>Babamın da kafası karışmıştı:<br>"Tamam gelebilirsin ama Emre? Emre'ye kim bakacak?" O sırada kapı çaldı.<br>Annem kapıyı açmak için gitti.<br>Döndüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı:<br>"Annemler gelmiiş!"<br>Anneannem kapıda bekliyordu. Emre'ye o bakabilirdi.<br>Babam da:<br>"Tamam, o zaman gelebilirsin"<br><strong>10 Kasım 1938<br></strong>Köpeğim Pati orada arkadaşlarıyla oynarken ben de onları izliyordum. O şu an benim yol arkadaşımdı. O beni asla terk etmez, ben de onu asla bırakmazdım. Onu seviyordum. Ama bu sefer çok önemli bir karar vermem gerekiyordu. Çünkü onu bir polis kopeği yapmak istiyorlardı. Ben de ne yapacağımı bilmiyordum. Onu seviyordum ve bu yüzden onu bırakmak, onu terk etmek istemiyordum. Biz en iyi arkadaşlardık. Ama polisler bunun onun iyiliği için olduğunu söylüyorlardı. Pati kahraman bir köpekti. Onun buna ihtiyacı yoktu. Onu bırakmak istemedim. Benimle burada çok mutluydu. Ona bunu yapamazdım. Kararımı vermiştim. Onlara Pati'yi veremeyeceğimi söyledim ve oradan uzaklaştım. Atatürk'ün hayata veda etmesine tam 20 dakika kalmıştı. Bunu hiç istemiyordum ama yapabileceğim bir şey daha yoktu. Zaman makinesinin yanına gittim ve:<br>"Biliyor musun şimdi tamir olmanın tam sırası. Bu kötü günde 1 dakika daha durmak istemiyorum". Elimdeki taşı zaman makinesine attım.<br>Sonra birden Zaman makinesinden ışıklar çıkmaya başladı. Işıklar kesildiğinde içinden babamla annem çıktı. Gözlerime inanamıyordum. Annem sevinçten ağlamak üzereydi, babam ise öfkesinden deliye dönmüştü. Babamdan bunun bir kaza olduğunu, ama makineyi o söylemeden açıp incelememem gerektiğini, bunu yaptığım için çok üzgün olduğumu söyledim ve özür diledim. Annemle babam makinenin süresinin dolacağını, bu yeni makinenin süresinin olduğunu, hemen koşmaya başlamazsam burada kalacağımı söylediler. Pati'yi bırakabileceğimi, yeni bir köpek alabileceğimizi söylediler ama ben Pati'yi çok seviyordum. Onu bırakmazdım ve yeni bir köpek mi? Kimse Pati'nin yerini dolduramaz. Pati'yi çağırmaya gittim. Pati'yi arkadaşlarının yanında oynarken buldum. Ona annemle babamın beni almaya geldiğini anlattım. Pati önce eve döneceği için sevinmiş, sonra da arkadaşlarından ayrılacağı için üzülmüştü. bütün arkadaşları ona üzüntüyle bakıyordu. Pati'yi ve en sevdiği arkadaşını alıp koşmaya başladım. O köpeği bırakmaya dayanamadım. O Pati 'nin en iyi arkadaşıydı. Pati tamamdı ama ikisi biraz ağır olmuştu. Koşamıyordum. Pati bana üzgün gözlerle bakıyordu, birden "Onu bırakma, beni bırak, ben burada iyiyim. Seni özleyeceğim Açelya. Ona iyi davran ve sakın bırakma. Ona sevgiyi hissettir, tıpkı bana yaptığın gibi. O sevilmeyi hak ediyor. Kendine iyi bak Açelya, Seni özleyeceğim." diye bana baktı ve kollarımın arasından kaydı. Onu bırakamazdım. Köpeği annemle babama verdim. saat 9.03tü. İki dakikam vardı ve hızlı olmalıydım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra Atatürk'ün sözleri geldi aklıma. Aniden içimde bir enerji hissettim. Koşmaya başladım. Daha önce hiç olmadığım kadar hızlı koşuyordum. Hızla Pati'yi yakaladım ve Zaman makinesine doğru koşmaya başladım ve ona tutundum.<br><strong>Günümüz</strong><br>Ve saat akşam 10'da eve varmıştık. Çok mutluydum. Herkes olduğu yerde bayılmıştı ve ben Pati'yi arıyordum. Ve işte oradaydı. Hızlı bir şekilde o da kulubesinde gitmiş ve yere yığılmıştı demek ki.<br>"Ne kadar heyecanlı bir gün oldu değil mi kızım. Ben seni asla bırakmam. Arkadaşın Tarçın de burada. Merak etme" diye fısıldadım kulağına. O köpeğe Tarçın ismini ben koymadım. Tasmasında yazıyordu. Pati kalkmaya çalıştı ama uyuyakaldı.&nbsp;<br>"Sen bunu hak ettin Pati, sen bunu hak ettin."<br>Sonra gerçekten iyi bir uykuyu hak etmiş biri daha geldi aklıma. Ben. Gerçekten bu yorucu günden sonra iyi bir uykuyu hepimiz hak etmiştik...<br>----------------------------------------------------------------------------------<br>Aniden yerimden fırlamamla bu an yarım kaldı. Uyanmıştım. Demek bunların hepsi rüyaydı ha! Çok gerçekçiydi. Aşağıya indim. Pati'ye baktım, kulubesinde uyuyordu. Mutfakta kendime küçük bir kahvaltı tabağı hazırladım. Bugün annemle babam işe gideceklerdi. Babam bir iş gezisine Amerika'ya gitmişti. Annem ise akşama kalmaz dönerdi. Mutfağın penceresinden Pati'ye baktım. Bir köpekle oynuyordu. Ama bir anda aklıma geldi. Bu köpek tıpkı Pati'nin arkadaşı Tarçın'a benziyordu. 'Hayır bu sadece bir rüyaydı. Gerçek değil" diye teselli ettim kendimi. En sonunda belki sadece bir tesadüftür dedim ve bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırdım. Kahvaltımı aldım. Salondan bilgisayarımı almak için gittiğimde gözlerime inanamamıştım. Zaman makinesi hala salonun ortasında duruyordu...</div>]]></description>
         <enclosure url="https://indigodergisi.com/wp-content/uploads/2018/11/10-kasim-1938-olumsuzlugun-bulundugu-gun.jpg" />
         <pubDate>2020-10-30 17:03:15 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/877177181</guid>
      </item>
      <item>
         <title>Köydeki Ağaç</title>
         <author>ecemeliferdogan3671_2</author>
         <link>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/990542451</link>
         <description><![CDATA[<div>Ben küçükken, dedemin bahçesine şeftali ağacı dikmiştim. Ve dedem bana söz vermişti; "Bu ağacın meyveleri olunca, bu meyveyi ilk sen yiyeceksin, söz veriyorum" Ben de tamam demiştim. O ağaç benimle büyümeye başladı. önce bir fidan, sonra da kocaman bir ağaç oldu. O bahar, şeftali ağacım çiçek vermişti. 11 yaşındaydım. O kadar heyecanlıydım ki, şeftali çiçeklerinin pespembe olduğu, çok güzel koktuğunu duymuştum, gerçekten de öyleydi, o kadar güzel çiçeklerdi ki Mayıs ayında o çiçeklerin döküleceğini düşündüm ve çok üzüldüm. Ama dedem üzülmemem gerektiğini, o çiçeklerin yakında meyveye dönüşeceğini, bu yüzden de seneye tekrar çiçek açacağını söylediğinde çok sevindim. O yaz dedemlerde kalacaktım, bu yüzden şeftali yemek için bol bol vaktim vardı. Dedemlerin bahçesi çok büyüktü, bu yüzden orada istediğim gibi koşup oynayabiliyordum ve bana kimse kızmıyordu. Bu arada, kendimi tanıtmayı unuttum galiba....<br>Ben Açelya, şu an 13 yaşındayım. Arkadaşlarımla oynamayı ve müzik dinlemeyi çok severim, sapsarı altın gibi saçlarım, masmavi gözlerim var. Herkes anneme benzediğimi söyler, aslında haksız sayılmazlar. Arkadaşlarım Beren, Deniz, Elif, Kumsal ve Hayal ile birlikte bir arkadaş gurubumuz var. Evimiz Muğla'da, iki katlı ve çok büyük bir bahçesi var. Ben bilgisayar oyunları oynamayı da çok severim. Ama büyük sürpriz! Arkadaşım Hayal o yaz buraya dedemlere geldi. Yani yazı birlikte geçirdik! Bana mesaj attı ve akşam geliyordu! Çok sevinmiştim ve dedeme Hayal'in bu akşam geldiğini söyledim. Babaannem bu akşam bir misafirimiz olduğunu öğrenince kek yapmaya karar verdi. Ben de yanında limonata olmadan olmaz deyince... Birlikte mutfağa girdik ve kek 10 dakikada hazırdı! Hemen keki fırına attık ve etrafı toplamaya ve limonata yapmaya başladık. 15 dakikada bütün işimiz bitti ve benim yine canım sıkılmaya başladı. Benim bu dünyada baş edemediğim tek şey can sıkıntısı zaten. Ama babaannem müzik dinleyebileceğimi, derslerimi tekrar edebileceğimi, ya da arkadaşım geldiğinde neler yapabileceğimizi planlayabileceğimi, böylece arkadaşım Hayal geldiğinde böyle sıkılmayacağımızı söyledi. Ben de üçüncü seçeneği seçtim ve arkadaşım gelince ne yapabileceğimizi planlamaya başladım...<br>1.Film İzleyebiliriz<br>2.Futbol Oynarız<br>3.Yemek yeriz<br>4.Brawl Stars Oynarız<br>5.Sosyal Medyada dolaşırız<br>6.Okuldan Konuşuruz<br>7.Arkadaşlarımızı arayıp onlarla konuşuruz<br>8.Bahçede Eğleniriz<br>9.Salıncakta sallanırız....<br>Ve liste böyle uzayıp gidiyor. Ama arkadaşım buraya geldiğinde öyle bir şey istedi ki gerçekten ben bunu yazmayı nasıl unuttum dedim, siz simdi bunun ne olduğunu merak ediyorsunuz. Tabii kii <strong>UYUMAK!!! </strong>Cidden, uzun bir yolculuktan dönüşte uyku gibisi yok. İkimiz de yatağımıza yığılıp uyumaya başladık. Bu hayatta en sevdiğim şeylerden biri de uykudur. uyumayı severim ve kimse beni bundan vazgeçiremez.<br><strong>Arkadaşımla İlk Gün</strong><br>Sabah Uyandığımızda mutfaktan çok güzel kokular geliyordu. Babaannem bu kahvaltıyı bir güzel, bir güzel hazırlamış ki. İkimiz de her şeyi silip süpürdük. Bugün çok önemli bir işimiz vardı da... BUGÜN ŞEFTALİ AĞACIMIN MEYVELERİNİ YİYECEKTİK! Kaç yıldır beklediğim şey sonunda olmuştu. Dedem yanıma geldi ve; "İşte sana söylediğim gibi, bu ağacın ilk meyvesini sen yiyeceksin" dedi. Ağacımın en taze şeftalisini aldım, azıma attığımda yüzümde öyle bir mutluluk vardı ki fark edilmemesi imkansızdı. Hayal ve dedem de birer tane aldılar, şimdi o mutluluğu onların yüzünde de görebiliyordum. A gün hepimiz poşet poşet şeftali topladık. Diğer arkadaşlarıma da götürecektim. Herkese bir poşet. Arkadaşlarım da beğenirlerdi biliyordum. O gün Babaannemin kekinden yedik ve limonata içtik. Yanında da 3-4 şeftaliyi bitirdik. E bu bize akşama kadar yeterdi herhalde. Ama birden aklıma bir şey geldi. Biz kumsala inebilirdik! Evet, kumsal buradaki en sevdiğim yerdi, biz hangi şehirde miydik? Tabi ki Dalyan'da! Burası Muğla'ya çok uzak değil. Ama bizim evimiz Muğla'nın taa öteki ucunda çok sakin bir yer. Ama arkadaşlarımla hiç sıkılmıyordum. Arkadaşımla birkaç tane film izledik. (Kumsala da inebilirdik ama üşengeçlik işte.) Ama hemen akşam oluverdi. Akşam yemeğini de yedik, sonra ikimiz de odamıza çekilip Youtube'dan video çekmeye başladık. Evet ikimizin de çılgın şeyler yaptığımız bir kanalımız var ama o kadar da çılgın değil, yaşımıza göre şeyler diyelim. Ama en son çektiğimiz videonun like sayısı 5.000 olursa eğer, gece -2 'ye girme challenge yapacağız! Evet doğru, gece! Ama bunların imkansız olduğunu düşünüyorum ama... <br><br>İkimiz de gitar çalmayı biliyor, İspanyolca öğreniyorduk. Kuzenim Melike Ablam da bana gitarım konusunda yardım ediyordu. Ablam İngilizce öğretmeni, bana ödevlerimde de yardım eder. Amcamı da unutmamak gerek, esprileri çok iyidir. Eniştem de amcamdan farksız mı? İkisi de çok komiktir. Halamın da yemekleri çok güzeldir. Babaannemin tatlı konusunda üstüne yoktur. Dedem de hepimizi çok sever ve bize çok şey öğretir.&nbsp; Annem de çok komiktir ve yüzü hep güler. Babam eve gelince birlikte ödevlerimi kontrol eder, sonra televizyon izleriz. Bir de köpeğim Pati... Onu barınaktan daha küçücük bir yavruyken aldık. Ve o hep benim yanımdadır. Eve gelmemi dört gözle bekler biliyorum. Ben de onu çok seviyorum. Ama çok yorgundum nedense. Bu günler çok uykum geliyor. Nasıl uyuduğumu da anlamadım ki. Birden bayılmışım.<br><strong>Koca Ağaca Ne Olacak?</strong><br>Sabah kalktığımda Hayal uyuyordu. Ben de ağacımın yanına gittim. Üstüne tırmandım ve ağacımın en üstünden bütün olanları izlemeye başladım. Ama pek olan biten bir şey yoktu. Canım sıkılmaya başlamıştı. Telefonumu elime aldım ve çok güzel fotoğraflar çekmeye başladım. Sonra bir ses duydum. Sesin geldiği yöne doğru bakınca çok korktum. Çünkü bir kaç adam kocaman bir kamyondan iniyorlardı. Ellerinde baltalarla köyün en eski ağacına doğru ilerliyorlardı. O ağaç bir tarihi eser sayılırdı çünkü o dedemden bile yaşlı bir ağaçtı. Ona zarar vereceklerdi. Ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Sonra babaannemin sesini duydum; "AÇELYAA, AÇELYAA! NERDESİN KIZIM, KAHVALTI HAZIR, AÇELYAAAAA!" Hemen ağaçtan indim ve mutfağa gittim. babaannem, dedem ve arkadaşım hayal de oradaydı. Kaybolduğumu düşünmüşlerdi. Onlara sadece ağaca tırmandığımı söyleyince dedem ve Hayal rahatladı ama babaannem bir yerimde çizik var mı, düştüm mü diye sormaya başladı. Ona hiçbir şey olmadığını söyledim. Ama onlara kahvaltıda neler olduğunu anlattım, Adamları ellerindeki baltaları, eski ağacı... Kahvaltıda hepsini anlattıktan sonra dedem çok kızmıştı; "NASIL OLURDA BU AĞACI KESERLER! BU AĞAÇIN KÖYÜMÜZ İÇİN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUKLARINI BİLMİYORLAR MI YOKSA!!! O AĞACI DEDEMİN BABASI DİKMİŞ!' BENİM! TAA BEŞ YAŞINDAYKEN! ŞİMDİ NASIL OLUR DA O AĞACI KESERLER!" Dedem öfkeden deliye dönmüş bağırıyordu. Onu anlayabiliyordum. Eğer benim kiraz ağacım kesilse ben de çok sinirlenirdim. Babaannem de onu sakinleştirmeye çalışıyorken, Hayal de bir plan yapmalıyız diye düşünüyordu. Bence de o adamları durdurmalıydık ama amaçlarının ne olduğunu bile bilmiyorduk. Belki de başka bir şey yapacaklardır, ağacın kuruyan dallarını budayacaklardır diye yatıştırmaya çalıştım kendimi, ama içimde bir korku vardı. En iyisi araştırmaktı. Dedemle o akşam konuştum. Belediyeye gidecekmiş. Ben daha adamların amacını bilmediğimiz için şimdilik buna gerek olmadığını, daha adamların amaçlarının ne olduğunu bilmediğimizi anlattım. Dedem de şimdilik tamam dedi. Ama eğer o adamların amacı ağacı kesmekse belediyeyle konuşacağını söyledi. O ağaç bizim köyümüzün ilk ağacıydı. O çok yaşlı bir çam ağacıydı. Onu kesemezlerdi. Arkadaşım Hayal'le de bu konuda konuştum. O da bunun çok yanlış olduğunu söyledi. Durumu araştırmalıydık.<br><strong><em>Araştırma Günü:</em></strong><br>O sabah uyandığım gibi kendimi dışarı attım. Hayal peşimden koşmasa üstümü değiştirmeyi unuttuğumu fark edemezdim. İyi ki o yanımdaydı. Gerçekten bazen olayları sıraya dizmem gerektiğini unutuyorum. Arkadaşlarımı çok seviyorum....<br>Kahvaltıdan sonra izin alıp ağacın yanına gittik. Adamlar ortada yoktu. Belki başka bir ağacı keseceklerdir diye düşündüm. Çok çabuk tepki vermiştim. Belki yukarıdaki ağacın dallarını budayacaklardı. Belki niyetleri bu eski ağacın dallarını budayıp onu sağlıklı yapmaktı. Belki geçim kaynakları buydu. Ve onlara engel olursak kışın bir geçim kaynakları olmayacaktı. Belki bu ağaca kötülük etmek istemiyorlardı. Ben bunları düşünürken Hayal ağaca bakıyordu. Sonra galiba bir şey fark etti:<br>"AÇİİ! AÇİİ! ÇABUK BURAYA GEEEL!"<br>Arkadaşlarım bana "Açi" derlerdi. Nedense onlar bunu "Açelya"dan daha çok seviyorlardı. Olsun, alıştım atık. Hızla Hayal'in yanına koştum. Hayal baltacıları görmüştü. Onlara birkaç soru sorabilirdik. Adamlar ağacın altında bizi görünce biraz şaşırdılar:<br>"Hayrola çocuklar? Ne yapıyorsunuz ağacın dibinde?"<br>Arkadaşımla birbirimize bakıyorduk. Ben cevap verdim:<br>"Sadece... Size bir şey sormak istiyoruz" dedim çekinerek. Bu sefer şaşırma sırası onlardaydı.<br>"Sorun bakalım, ne istiyorsunuz?" <br>Hayal:<br>"B-biz... Bu baltalarla ne yapacaksınız acaba?"<br>Adamlar belli ki bu soruyla ilk defa karşılaşıyordu. Önce 'acaba yanlış mı duydum' diye şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ama hiç biri de yanlış duymamıştı. Birden birisi gülmeye başladı. Ardından herkesi bir gülme krizi tuttu.<br>"Ağaç Keseceğiz, Yemek Pişirecek halimiz yok ya! <br>Arkadaşım çok kızarmış, bir domatesten farkı kalmamıştı. Ben de soruyu düzelttim:<br>"Arkadaşım bu baltalarla hangi ağacı keseceğinizi sormak istiyordu. Bu büyük çamı kesmenizi istemiyoruz." Adamlar kahkahalarını kesip bana bakıyorlardı.<br>"Aslında biz de bu ağacı kesmek için gelmiştik..."<br>Hayalle donakalmıştık. Kendimi tutamadım: <br>"BU AĞACI KESEMEZSİNİZ! BU BİZİM KÖYÜMÜZÜN EN YAŞLI AĞACI! SİZ NEYE DAYANARAK DA BU AĞACI KESERSİNİZ!"<br>Adamlar benim gibi bir çocuktan bu kadar ses çıkacağını tahmin bile edemiyorlardı. Adamlar:<br>"Bizi belediye görevlendirdi. Mahalleden şikayetler gelmiş. Bir değil bir sürü. Ağacın kesilmesi kararı çıktı. Lütfen kenara çekilin ve işimizi zorlaştırmayın."<br>"BU AĞACI KESEMEZSİNİZ!" Bu sefer Hayal de başlamıştı: "BU AĞAÇLAR DÜNYAMIZDAKİ YAŞAMIN SÜRMESİNİN BİR NUMARALI NEDENİ! AĞAÇLAR OLMASA BEŞ DAKİKA BİLE DAYANAZSINIZ!" Ben bile bu tepkiyi Hayal'den beklemiyordum. Ben dahil herkes ona bakıyordu. Az önce konuşmaya çekinen Hayal'den şimdi o kadar gür bir ses çıkıyordu ki: Bütün mahalle inledi neredeyse. Beş dakikada herkes ağacın altında bitivermişti. En azından dedem ve babaannem pazara gitmişti: Yani onlar bu gürültüyü duymadılar. İyi ki de duymamışlar. Dedem duysaydı ve ağacın kesileceğini öğrenseydi eğer bir de o kızacaktı adamlara. Ama mahalleli öğrenmişti artık konuyu: yarına koca ağaç gazetelere çıkardı. Dedem de gazete okumaya bayılır zaten; Yarına kalmaz o da öğrenirdi. O kadar direndik ki iki gün sonra gelmeye karar verdiler. Beni asıl sinirlendiren şey kimsenin 'AĞACI KESMEYİN! KESEMEZSİNİZ!!' diye öne atılmamasıydı. Kimsenin umurunda değildi sanki. Herkes film izler gibi bize bakıyorlardı. Tam;<br>"FİLM Mİ İZLİYORSUNUZ YA? KESİLSİN Mİ AĞAÇ?" diye bağıracakken Hayal ne yapmaya çalıştığımı anladı. Beni kolumdan yakaladı ve kenara çekiştirdi. O olmasa ağaca bir şey olacak diye ağacın dibinden ayrılmazdım. Çok da direndim ama o kadar sıkı tutuyordu ki kolumu geri alamadım. Benimle uzun bir konuşma yaptı: Çook sıkıcıydı ama haklıydı. Herkese saygılı davranmam gerekiyordu. Sakince özür diledim ama içimde hala o ateş yanıyordu. Nasıl olur da ağacı keserlerdi? Ama bir plana ihtiyacımız vardı. Beni zar zor olsa de eve getirmeyi başardı. Bu konuyu dedeme ve babaanneme anlatmamamız gerektiği konusunda anlaştık. Dedem zaten çok siniriydi. Ekinler çok büyümüyor, kuruyormuş. Küresel ısınma yüzünden... Bir de ağacın kesileceğini öğrense öfkeden küplere binerdi. Bu yüzden ona şimdilik - Kendisi yarın gazetelerden öğrenene kadar - bir şey bahsetmemeye karar verdik. Ama ben de çok sinirliydim. Dışarı bir yürüyüşe çıktım. Belki sakinleşirim diye. Sonra ağacımın dibine gittim. Birkaç kiraz yedim. Daha az kızgındım artık: Devlete bir dilekçe yazabilirdik ya da ağacın bizim ne kadar önemli olduğunu görevlilere anlatabilirdik. Ya da imza toplayabilirdik!. Ya da... Bu fikirler aklıma geldikçe daha da rahatlıyor, sinirim yatışıyordu. Eve gidince Hayal'e bu fikirlerimi anlattım. İlk önce adamları ikna etmeyi deneyebilirdik. Ama o bağırmalardan sonra bunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. Biz de dilekçe yazmaya karar verdik. Hayal de sinirimin geçtiğini görünce çok sevindi. Hayalin bir mektup arkadaşı var, Amerika'da. Bu yüzden dilekçeyi kolayca yazabileceğini söyledi. Hemen yazmaya başladık. Bazen benim beğenmediğim cümleler oldukça onları düzeltiyordum. Ya da: <br>"Bunu da söylemeliyiz, Bunu söylememize gerek yok." gibi şeyler söylüyordum...<br>----------------------------------------------------------------------------------<br>Akşama doğru babaannemler geldi. Anlaştığımız gibi onlara bir şey söylemedik ve dilekçemizi sakladık. Akşam yemeğinden sonra biraz oyun oynadık ve kitap okuduk. Sonra da uyuya kalmışız.<br><strong><em>Dilekçe Günü:</em></strong><strong><br></strong>Sabah 11 gibi kalktık. Kalktığımızda dedem gazetesiyle odamıza girdi. demek ki haberi o da öğrenmişti. Dedi ki:<br>"Ağacımızın kesileceğini duydum."<br>Hayal:<br>"Evet, bu üzücü bir haber. Neden o ağacı kesmek istemişler ki?"<br>"Ağacın üstünde kargalar yaşıyor ya... Onlar bazı insanların, arabaların üstüne taş atarlar."<br>Söze girdim:<br>"Hakkı Abi gibi!"<br>"Evet Hakkı gibi... Onlar şikayetçi olmuşlar işte... Bir de kozalaklar var.. onlar da ağacın dalından insanların kafasına düşerler.."<br>Dedemin birden yüzüne bir gülümseme geldi:<br>"Eskiden dedem ban bir hikaye anlatırdı. Kim dinlemek ister?!"<br>İkimiz de:<br><strong>"B</strong>İİİİİİ<strong>Z</strong>!" diye bağırdık. Zaten çok severdik hikaye dinlemeyi. Dedem başladı anlatmaya:<br>"Bir Varmış, İki yokmuş, Ne ikisi üçü? Belki de 10 varmış beş yokmuş..."<br><br></div><blockquote><strong><em><sup>Çocuk ile Elma Ağacı</sup></em></strong><sup><br></sup><em><sup>"Küçük çocuğun her gün tırmandığı, meyvelerinden yediği, etrafında koştuğu, gölgesinde uyuduğu büyük bir elma ağacı varmış. Çocuk ağacı çok sever, ağaç da onunla oynamaya bayılırmış.<br><br>Zaman geçip çocuk büyüyünce artık ağacın yanına gelmez olmuş. Bir gün çocuk yine ağacın yanına gelmiş. Ağaç ona:<br>-Benimle oynar mısın, demiş.<br>-Ben artık büyüdüm ve oyuncak istiyorum ama alacak param yok, demiş çocuk üzgün bir şekilde.<br>-Üzgünüm param yok ama elmalarımı toplayıp satabilirsin, demiş ağaç.<br><br>Çocuk ağacın tüm elmalarını toplamış ve sevinçle oradan ayrılmış. Ne var ki yıllar sonra tekrar üzüntü içinde gelmiş. Ağaç, çocuğu görünce:<br>-Benimle oynar mısın, demiş yine heyecanla.<br>-Bunun için zamanım yok, ben artık yetişkin biriyim. Ailem için bir ev bulmam lazım. Bana yardım edebilir misin?<br>-Üzgünüm evim yok ama dallarımı keserek kendine bir ev yapabilirsin, demiş ağaç.<br><br>Çocuk yine sevinç içinde ayrılmış oradan. Ne var ki yine uğramamış ağacın yanına ta ki yıllar sonra yorgun bir vaziyette gelene kadar. Ağaç yine heyecanla sormuş:<br>-Benimle oynar mısın?<br>-Bunun için zamanım yok. Hayat beni çok yoruyor. Rahatlamak için bir yolculuğa çıkmam gerek. Bana bir kayık verir misin?<br>-Üzgünüm kayığım yok ama gövdemi keserek bir tane yapabilirsin, demiş ağaç.<br><br>Adam sevinç içinde kesmiş gövdeyi ve uzun zaman yine ortalıkta gözükmemiş. Yıllar sonra iki büklüm gelmiş yine, ağaç bu sefer:<br>-Üzgünüm evlat. Sana verecek bir tane elmam kalmadı.<br>-Yiyecek dişim yok.<br>-Tırmanacağın bir gövdem yok.<br>-Tırmanmak için çok yaşlıyım zaten.<br>-Sana verebilecek bir gölgem de yok. Ancak kurumaya yüz tutmuş köküm var, demiş ağaç.<br>-Şuan sadece dinlemek için bir yere ihtiyacım var. Bu yaşlı kütük işimi görür.<br><br>Ağaç ebeveynlerimizdir. Onların her koşulda bize verecekleri bir şeyleri vardır, ailenize zaman ayırın.."</sup></em></blockquote><div>----------------------------------------------------------------------------------<br>"İşte böyle çocuklar... Ebebeyinlerinizin kıymetini bilin tamam mı?"<br>Bu hikayeden sonra kalakalmıştık. Çok güzeldi. Ama biz de bu ağacın olduğu gibi çam ağacımızın köklerinin kurumasına izin vermeyecektik. Dilekçemizi dedeme verdik ve postaneye götürmesini istedik. Dedeme bunun belki işe yarayacağını söyledik. Dedemin yüzünde güller açtı:<br>"Bugün namazdan sonra götürürüm, umarım beğenirler de kesmezler bizim koca fıstıkçamını." Biz de çok istiyorduk bunun işe yaramasını.<br>Bu akşam dedem mektubu postaya verdi. Biz de heyecanla cevabı bekliyorduk. Ne zaman akşam oldu onu bile anlamadık. Her zamanki gibi bir gündü. Akşam saat on buçuk olunca yatağa gönderildik. Ne ara uyuduk onu bile anlamamışım...<br><strong><mark>Sonra ne mi oldu? Bölüm 2'yi okumadan bilemezsin!</mark></strong></div>]]></description>
         <enclosure url="https://padlet-uploads.storage.googleapis.com/761843894/b514625666976587493f010582a44166/A_a_.jpg" />
         <pubDate>2020-12-05 19:44:46 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/ecemeliferdogan3671_2/02052010Ecem_Elif/wish/990542451</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
