<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0">
   <channel>
      <title>Benim güzel duvarım by İlknur Yılmaz</title>
      <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd</link>
      <description>Bir göz kırpması ve gülümsemeyle yapıldı</description>
      <language>en-us</language>
      <pubDate>2017-11-07 16:52:41 UTC</pubDate>
      <lastBuildDate>2024-10-13 13:58:17 UTC</lastBuildDate>
      <webMaster>hello@padlet.com</webMaster>
      <image>
         <url>https://padlet-assets.s3.amazonaws.com/icons/Planets.png</url>
      </image>
      <item>
         <title>Bülbülü Öldürmek</title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804634</link>
         <description><![CDATA[<div>İlknur Yılmaz  9/D  351<br>Atticus Finch idealist, özgürlükçü ve eşitlikçi bir avukattır. Çocukları Scout ve Jem’i de bu şekilde yetiştirmektedir. Çocuklar okul dışında diğer normal çocuklar gibi dışarıda oynarlar. Çocukların korktukları bir ev vardır ve o evin sahibi hiç dışarı çıkmayan Boo Radley’dir. Bir gün Scout ve Jem arkadaşlarıyla bu eve girme cesareti gösterirler ama bir patlama sesiyle kaçışırlar. <br> <br> Babası da suçsuz, tecavüz suçuyla iftira atılmış bir zencinin avukatlığını üstlenir. Bütün kasaba halkı tepki gösterir. Bazılarının da düşmanlığını kazanır Atticus. Fakat o bunları önemsemez. İdeallerinden vazgeçmez. <br> <br> Yardımcıları olan Calpurnia çocukları bir zenci kilisesine götürür. Çocuklar burada zencilerin hiç de söylendiği kadar kötü olmadıklarını, kendileri gibi insanlar olduklarını görür. Baba da bu durumdan son derece hoşnut olur. <br> <br> Bir gece çocuklar evlerine dönerken saldırıya uğrarlar. Saldırıyı gerçekleştirenin sonradan zenciye de iftira atan adamdır. Bu adam önce avukat Atticus’a sonra da çocuklarına saldırmıştır. Çocukları bu saldırıdan da çok korktukları evden dışarı hiç çıkmayan Boo Radley kurtarmıştır. <br> <br> Avukatın bütün savunmasına, suçu destekleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen sadece zenci olduğu için adam suçlu bulunmuştur ve cezası idamdır. Fakat zenci hapishaneden kaçmaya çalışırken muhafızlar tarafından vurulur ve ölür. Bu adamın suçsuzluğuna çocuklar da inanmaktadır ve bu ölüm ve infaz onları çok üzer. Fakat kasaba halkını memnun eder.<br><br>Kitabın değiştirilmiş hali;<br><br>Zenicinin idamından sonra bir gün kiliseye giden Atticus ve çocukları, dua ettikten sonra kiliseden dönerken Ewellar tarafından saldırıya uğrarlar. Bunun sebebi ise Atticus'un masum bir insanı sırf zenci olduğu için savunmasıdır. Bu saldırıda Jem ve Scout'un gözleri önünde Atticus öldürülür ve işte o an Jem kendine söz verir. Babasının intikamını ileride avukat olup hiç bir zencinin idamına göz yumdurmayarak ve Ewelların soyunu tüketerej almayı hayal eder. Çocukların üstünde travma yaratan bu olay sonucunda Öcü Radley çocukları sahiplenme kararı alır. Uzun yıllar Öcü Radleyle birlikte yaşayan çocuklar artık ayakları üzerinde durmaya başlarlarken Jem'in hayalleri de yavaş yavaş gerçekleşme aşamasındadır. Yıllar sonra Jem artık bir avukattır. İntikamını her gün, bir zencinin elinden tutarak almaktadır. Böylece Atticus'un çocukları için uğraşları boşa çıkmamış ve zenci olan Tom Robinson gibiler de haklarını Jem sayesinde korumuş olurlar.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2018-05-26 19:06:29 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804634</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İlknur Yılmaz  9/D  351</title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804736</link>
         <description><![CDATA[<div>Anahtar Kelimeler:<br><br>°Irkçılık<br>°Renk Ayrımı<br>°Haksızlığa göz yumma<br>°Avukat<br>°Mahkeme<br>°Adaletsizlik<br>°Ayrımcılık<br>°Önyargı<br>°İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır.<br><br> <br>Akşam saatleriydi. Her gün olduğu gibi Gizay yine okuldan eve gelmişti. Daha 6 yaşında olmasına rağmen yetiştiği aile ortamından dolayı çenesi oldukça fazlaydı. Kapıdan içeri adım atar atmaz evdeki hizmetliye "Tut şunu!" diyerek çantasını atıverdi. Sonra koşar adımlarla odasına gitti. Her gün olduğu gibi şımarıklığı yine üstündeydi. Babası Erhan, ne kadar söylesede annesi onu el bebek gül bebek büyütüyordu. Tek çocuk oluşu da bunu tetikliyordu. Gizay salona annesinin yanına indi. Bugün çok yorulduğunu ve çok hapşırdığını söyledi. Annesi bunu duyar duymaz bir telaş bastı. Hastaneye gitmeleri gerektiğini söyledi. Babası telaşlanarak bir şey olmadığını tekrarladıkça annesi sinirleniyordu. Alel acele giyindi ve hastaneye götürdü. Akla gelip gelecek bütün uygulamaları, testleri yaptırdı. Doktor testlerde bir sorun hariç her şeyin normal olduğunu söyledi. O sorun ise Gizay'ın hayatını karartacak lösemi idi. Sıkıntılı geçecek bu günlerin farkında bile olmayan Gizay, güle oynaya eve geri döndü. Yaklaşık 6 aylık zorlu süre başlamıştı. Herkese haberler gönderildi. Artık hem doktorlar hem de çevredekiler tarafından uyumlu ilik arayışı başlamıştı. Günler, aylar sürdü. O eski, şımarık ve kendini bilmez olan Gizay, dizginlenmiş misali bir çöküşteydi. Annesinin ve babasının destekleriyle ayakta kalıyordu. Bir gün hastanede annesiyle ilik bekleyen Gizay'ın odasına doktor girdi. Yüzündeki hafif tebessümle birlikte "Mutlu haberlere hazır mısınız?" dedi. "Gizay'a uyumlu ilik bulundu. Yarın ameliyata girip, güzel sonuçlarla çıkacağız." diye de ekledi. Gizay'ın mutluluğu annesini ilk defa gören ve koklayan çocuk misali saf ve temizdi. İlik için ameliyata girdi. Odasına geri dönünce tebessümle siyahi bir adam kapıyı açtı. Annesinin verdiği tepkiye Gizay çok şaşırdı. "Çık dışarı! Sen kimsin git burdan!" diye bağırıyordu. Adam sessizce kapıyı kapattı ve çıktı gitti. Doktora durumu anlattı. Doktorla birlikte odaya girince annesi, yine mi sen dercesine bir bakış attı. Doktorun ettiği laf ise "Kızınıza ilik veren beyefendi ile tanıştırmak istedim. Hamza Bey, verdiğiniz ilik Gizay'ı hayata döndürdü." . Annesinin tepkisi hala aynıydı. Kızının iliğinin bir siyahiden gelecek olması ona ağır gelmişti. Hala böyle renk ayrımı yapan, haksızlığa göz yuman, ayrımcı ve haksızlık yapmaya meyilli olan insanların olduğunu bilmek de Hamza'ya ağırdı. Bu durumu babası öğrenince ilk işi bir avukat tutup mahkemeye şikayette bulunmaktı. Kızının canını kurtaran bir durumda hala nasıl böyle davranıyolar aklı almıyordu Hamza'nın. Sonuçta yaptığı fedakarlığın hor görülmesi zor olsa gerekti. İlk duruşma günü mahçup bir ifadeyle salona giren Hamza, bütün gözlerin kendine dönük olmasından utanmıştı. Uğultular da devamında artmaya başlamıştı. Hakim masaya vurdu. Ses kesildi. Olay anlatıldı. Hakim "İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmak günahtır." dedi. Sessizlik devam etti. Hakim son kararın belli olduğunu ve "Teni koyu diye kalbi taş değil, teniniz beyaz diye de içiniz temiz değil, önyargı öldürür, yaşamak için anlayışlı olmak gerekir." dedi. Hamza, gözleri yaşlı ama ona karşı olan bakışlar yumuşadığı için de gururluydu.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2018-05-26 19:09:00 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804736</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İlknur Yılmaz 9/D 351</title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804795</link>
         <description><![CDATA[<div>Tema:ırkçılık<br><br>Hava alacakaranlık, saat 21.00 suları. Asır 16 yaşlarında genç bir çocuk. Dershane dönüşü soluk soluğa kalmış eve gidiyor. İş çıkışı çoktan geçmiş, ortalık tenha. Daha önce hiç olmadığı gibi bir ürperti var içinde. Durağa gelip otobüsü beklemek üzere tam oturmuşken karşı caddeden siyahi bir adam, 20 yaşlarında koşarak Asır'a doğru geliyordu. İçindeki ürperti galiba yavaş yavaş anlaşılmaya başlamıştı. Asır'a, öğrendiği çat pat İngilizce ile bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. İşte tam o sırada arkadan "Kaçma,gel buraya!" diye bir bağırış duyuldu. Asır'ın panik atağı işte bu sesle başlamıştı. Siyahi adamı tuttukları gibi 3 kişi birden yerde tekmeliyor, canını çıkarırcasına öldürmeye çalışıyorlardı. Asır'ın kulağında "Help me! Please, help me!" sesleri çınlıyordu. Sesi çıkmadan durağın köşesinde öylece yere çökmüş, izleyekalmıştı. O sırada içlerinden birinin "O uyuşturucuyu satacaksın!" dediğini duydu. Olayı işte tam o an anlamıştı. Sırf siyahi olduğu için uyuşturucu satmaya zor bırakılmıştı. Zavallı zenci, tek söylediği yardım edin demek oluyordu. Hedefi avukatlık olan bir çocuğun bu zorbalığa göz yumması hiç doğru olmazdı. Asır telefonunu çıkarttı sessizce polisi aradı, yer tarifi verdi. Daha sonra oturduğu yerden kalkıp olaya karıştı. Üç kişiye karşı göğüs germesi zor olsa gerekti. Burnundan kanlar akıyor ama her seferinde doğrunun yanında olmayı seçiyordu. Derken siren sesleri duyulmaya başlamıştı. Asır'ın aradığını anlayarak son kez itip kaçmışlardı. Kafasını durağın oturaklarına çarpmış ve kaşı yarılmıştı. Umursamadan kalkıp siyahi adama yardım etmeye çalışıyordu. Polisler ikisini de alıp karakola götürdü. Peki ya kaçan 3kişi... onlar çoktan gitmişlerdi. Gerekli açıklamaları yapmalarına rağmen etrafta ne bir kamera kayıdı ne de bir tanık vardı. Bu nedenle olan yine haklıya olmuştu. Hastaneye gidip pansuman işleri bitince Asır eve gitti. Annesi ve babası şok içinde "Ne oldu? Neyin var oğlum?" diye soruyordu. Olayları anlattı. Kaşında ise 4 tane onla ömür boyu kalacak bir dikiş vardı. O gün kendine verdiği sözde avukatlık artık kesinleşmişti. Aradan aylar, yıllar geçti. Asır artık 16 değil, 22 yaşındaydı. Avukatlığın ilk yılı onun için başlamıştı. Aklı bir an o zenciye yapılan ırkçılığa, zulme gitti. İlk duruşmasına girdi ve işte suçlu olanlar karşısına gelmişti. Savunduğu kişi ise başka bir zenciydi. Suçlular üç kişi, işte onlardı. O gün kaşındaki o ize mahkum bırakanlardı. Bu sefer ortada bir kanıt vardı. Dükkan önünde yapılan işkenceyi an bir an kameralar kaydetmişti. İçinde kalan ukdeyi sonunda atacak olması onun üstündeki yükün azalmasına yardım etmişti. Artık doğru yerini bulmuş, adalet her zaman haklının yanında olmuştu.</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2018-05-26 19:10:24 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804795</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İlknur Yılmaz 9/D 351   </title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804917</link>
         <description><![CDATA[<div>Bülbülü Öldürmek</div>]]></description>
         <enclosure url="https://padletuploads.blob.core.windows.net/prod/236014563/8792a52882e11480501484ed73906ac6/20180105_194852.png" />
         <pubDate>2018-05-26 19:13:07 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263804917</guid>
      </item>
      <item>
         <title></title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263805171</link>
         <description><![CDATA[<div>İlknur YILMAZ<br>9/D   351<br><br>     16 Ağustos günü Mardin’de hayata gözlerini açan ve tam anlamıyla yokluk içinde büyüyen bir annenin evladıyım. Annem bundan yıllar önce iki göz odadan oluşan bir evde 6 çocuklu bir ailenin 2. Evladı olarak dünyaya gelmiş. Geriye kalan beş kardeşlerinin hepsi de erkek olduğu için evin tüm işleri annemin elinden öpermiş. Dedemde oldukça sinirli, <mark>düşüncesiz</mark>, paragöz ve çocuklarına karşı umursamaz tavırda olan bir babaymış. Hatta dayılarımdan biri görme <mark>engelli</mark> olduğundan çalışamaz ve bu nedenle dedem tarafından Mardin’in işlek caddelerinden birine oturtularak <mark>dilenmeye</mark> mecbur bırakılırmış. Derken bir gün sırf başlık parası uğruna <mark>baskı</mark> kurularak dedemle zorla evlendirilen anneannem, o zamana göre amansız bir hastalıkla baş başa kalmış. Annem, ne kadar <mark>pes etmeden</mark> anneannemin derdine çare arasa da aslında uğraşlarının hepsi boşaymış. Gel zaman git zaman derken bir sabah anneannem yatakta bir daha gözlerini açamayacak şekilde derin bir uykuda bulunmuş. Her zaman ki gibi dedem yine umursamaz tavırlarla dayımları ve annemi sanki yolda bulduğu bir köpekmişçesine önünden geçtiği bir <mark>yetimhanenin</mark> kapısına bırakmış ve bir damla gözyaşı dahi dökmeden, acaba üşürler mi diye dahi düşünmeden arkasını dönüp gitmiş. Daha bu yaşta bu kadar acı çekmek ne kadar <mark>adil</mark> olmasa da, herkesin bir sınavda olduğu değişmez bir gerçekmiş. İşte annemin asıl hikayesi böyle başlamış. Bakması gereken beş erkek kardeşiyle zorlu yetimhane günleri onları bekliyormuş.  Annemler yetimhaneye girdikten yaklaşık iki ay sonra annemle aynı kaderi paylaşan, <mark>iyimser</mark> ve ülkelerinde baskıya uğradıkları için kaçıp gelen, annesi babası olmayan bir <mark>sığınmacı</mark> ile tanışmış. Anneme gördükleri zulümleri ve işkenceleri anlatan kadının dilinden şu sözler dökülmüş, “Ya <mark>boyun eğecektik</mark> her gün zulmedeceklerdi ya da <mark>gizlice</mark> kaçıp artık acımıza son verecektik.”. Bunları duyan annem, yaşadıklarına şükrederek derin bir nefes almış ve ayaklarının üstünde durması gerektiğini daha da iyi anlamıştı. Derken annem ve o kadının samimiyetleri her geçen gün artıyormuş. Öyle <mark>harika</mark> bir <mark>dostluk</mark> kurmaya başlamışlar ki, yetimhanede kim bozmaya çalıştıysa boşaymış. Annemi bu zor günlerden çekip kurtaran ve onun için tertemiz bir sayfa olan kadın, annem için resmen bir <mark>mutluluk</mark> kaynağı olmaya başlamış. Annem bana bunları anlattığında ben gülüp oynayan, hayatın <mark>yalanlarının</mark> daha farkında bile olmayan 15 yaşında bir kızdım. Annemin bana açtığı o temiz yüreğinin içinde, nankörlüğü değil de <mark>yardımseverliği</mark>, vicdansızlığı değil de merhameti görmüştüm ben. Bunları duyduğum o gece, annem gibi bir kadının yaşadığı onca acıya rağmen sanki bir <mark>mucizeymiş</mark> gibi hala dimdik ayakta durmasını düşünüyor ama bunlara bir türlü <mark>mantığıma</mark> yediremiyordum. Sahi ya? Gerçekler acıdır dedikleri bu olsa gerek. Bir yanda 15 yaşında annesini ve babasını kaybetmiş olan, kardeşleriyle yetimhanede büyüyen bir kız, öbür yanda 15 yaşında ama acı nedir bilmeyen, ona kurulmuş kumdan kalelerin olduğu sihirli dünyasında gülüp oynayan bir kız. İşte, <mark>adaletin</mark> olmadığı şu dünya da bir acı gerçek daha... Her cuma mezarını suluyor, kokunun sindiği toprağına dokunuyorum. Ruhun şad olsun annem. Seni çok seviyorum. </div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2018-05-26 19:16:43 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263805171</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İlknur Yılmaz 9/D 351</title>
         <author>yilmazilknur2003</author>
         <link>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263805250</link>
         <description><![CDATA[<div>       Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken...Ben bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken, bir varmış bir yokmuş...Masalın yalanı mı olurmuş. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan...Bu da mı yalan? Derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken, çıkmış bir kocakarı ortaya...En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş...Bakalım ne laflar etmiş...<br>         Bir zamanlar uçsuz bucaksız bir diyarın içinde, bir oğlan ve anası yaşarmış. Bu oğlan uzun boylu olduğundan ona köyde sırık oğlan derlermiş. Anası da pek bir iyimser, kendi bahçelerinde mısır yetiştiren bir kadıncağızmış. Sırık oğlanın babası çalışmak için dere tepe düz gittiği uzak diyarlardan, onlara ayda bir akçe gönderirmiş. Bu nedenle sırık oğlan anasına oldukça düşkünmüş. Bir gün sırık oğlan ve arkadaşları köyün yanındaki dereye balık tutmaya gitmişler. Derken, orada kendi halinde balıklarını tutup, daha sonra da pazara götürerek satan zararsız bir kadın görmüşler. Bir kendi kovalarına bir de kadının kovalarına bakınca kendi tuttukları balıkların aslında ne kadar küçük olduğunu fark etmişler. Daha sonra da gizlice kendi balıklarıyla kadınınınkileri değiştirip sessizce oradan ayrılmışlar. Bunları uzaktan izleyen köyün derviş sırık oğlanın yanına giderek; “Yanlış yapıyorsun sırık oğlan, bugün başkasına yarın sana.” Bu sözleri umursamayan sırık oğlan ve arkadaşları bu balıkları satıp gelen akçeyi de aralarında paylaşmışlar. Sırık oğlan koşa koşa eve gidip akçeyi anasına vermiş. Kadıncağız her şeyden habersizce akçeyi alıp, bahçesindeki mısırlar için gübre almaya gitmiş. Derken o gübreyle mısırlar bir güzel bereketlenmiş bollanmış. Sırık oğlanın anası hayretler içinde mısırların ne olup da bu kadar büyüdüğüne bakıyormuş. Gel zaman git zaman, hasat vakti gelmiş. O sabah anası ve sırık oğlan mısırları toplayacaklarmış ki ne görsünler. Bahçe yanmış, kül olmuş gitmiş. Bunu gören ana yere çöküp, dizlerinin üzerinde dövüne dövüne ağlamaya başlamış. “Ben ne haram mal ektim de bahçem yandı? Söylesene sırık oğlan ben ne yaptım bilmeden?” Kadının bu halini gören derviş, daha fazla dayanamamış ve yanlarına giderek “Ben sana dememiş miydim sırık oğlan, ‘Bugün başkasına yarın sana’ diye.” Sırık oğlan yaptığı hatanın farkına varmış ve bir daha haram kazanç sağlamamaya karar vermiş. <br>       Böylece gökten üç elma düşmüş. Biri sana, biri bana, biri de sırık oğlana...<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2018-05-26 19:18:15 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/yilmazilknur2003/ldsmynnhilpd/wish/263805250</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
