<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0">
   <channel>
      <title>ARALIK AYI &quot; HİKAYEMİ YAZIYORUM&quot; ÇALIŞMASINDA YAZILAN HİKAYELERİMİZ by Büşra Komut</title>
      <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh</link>
      <description></description>
      <language>en-us</language>
      <pubDate>2020-12-28 01:15:13 UTC</pubDate>
      <lastBuildDate>2021-03-28 14:59:21 UTC</lastBuildDate>
      <webMaster>hello@padlet.com</webMaster>
      <image>
         <url></url>
      </image>
      <item>
         <title>SİYABEND VE XECE (VAN)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043436931</link>
         <description><![CDATA[<div>  Bugün benim için oldukça heyecanlı bir gündü. Bu heyecanlı günümü günlüğüme yazmak istedim. Eski zamanlarda yaşanmış olayları, hikayeleri dinlemek beni çok heyecanlandırıyor. Babaannem eskiden bana hikayeler anlatırdı. Bazen uyumama yardımcı olmak bazen ise benimle keyifli bir zaman geçirmek için yapardı bunu. Fakat son zamanlar da bana hikayeler anlatmayı kesmişti. Bu durum her ne kadar beni biraz üzmüş olsa da bunu Babaanneme belli etmemeye çalışıyordum. Belki bir işi ya da sorunu vardır diye düşünüyordum. Dün ise çok mutlu olduğum bir şey yaşandı. Uzun zamandan sonra Babaannem, annemi aramış ve telefona beni istemişti. <br> “Yarın bize gelin güzel kızım. Uzun zamandır seninle ilgilenemiyorum. Bahçede işlerim çok yoğun olduğu için geceleri hemen uyuyordum. Haliyle seni de davet edemedim Sarıkızım” dedi. Heyecanlı bir ses tonuyla ekledi,<br> “Sana anlatacağım çok güzel bir hikayem var. Yarın sakın geç kalma, soru sorma sürpriz!” dedi. Bütün gece mutluluktan havalara uçup durdum. Nihayet sabah olmuştu, sevgili günlük.<br> Babaannemin yanına usulca yaklaştım ve onun bacaklarına kafamı koydum. Hikaye başlamak üzereydi. Babaannem heyecanlı ve sakin bir ses tonuyla,“Gözlerini kapat Sarıkızım” dedi ve anlatmaya başladı.<br> Süphan Dağı'nın yamaçlarında avcı bir genç gezinirdi. Adı Siyabend’di. Aslında Silivi köyündendi. Bu yüzden herkes ona Silivi’li Siyabend derdi. Avcıların içinde en cesaretli en atılgan en yakışıklı olan Siyabend’in gönlü Xecê’deydi. Xecê de oldukça güzel bir kızdı. Güzelliği bölgedeki herkesin dilindeydi.Yakışıklı olması Siyabendin Xecê’yi istemesine yetmiyor, fakirlik boynunu büküyordu. Bu nedenle Xecê’yi isteyemiyordu. Çünkü Xecê’nin başlığı dönemin en yüksek bedeliydi ve bu da Siyabend’in gücünün çok ötesindeydi. <br> Siyabend’in yiğitliğine, mertliğine ve saygısına kimse söz edemezdi. Ama ne yazık ki fakirdi. Xecê’nin babasının isteyeceği başlığı veremezdi.Bir gün aşiretin delikanlıları ve genç kızları aşıkların buluştuğu yere giderler. Sonradan Siyabend ve Xecê de onlara katılır. Siyabend ile Xecê’yi görenler şaşkınlıklarını gizleyemezler. Çünkü ne aşıkların buluştuğu yer ve ne de binlerce sevdaya şahit olan Süphan Dağı o zamana kadar böylesine birbirine yakışan bir başka çifte daha şahit olmamışlardı. Xecê’nin güzelliğini duyan nice ağaların, beylerin oğulları onu istemeye gelir, fakat Xecê hiçbirini kabul etmezdi. Aradan birkaç yıl geçer. Xecê’nin başlığını ödeyemeyecek durumda olan Siyabend, babası Xecê’yi bir bey oğluna verir endişesi ile kaçırmaya karar verir. Süphan Dağı’nın derin vadilerinin kendilerini koruyup kollayacağını bildiklerinden, oraya saklanırlar. Üç gün hiçbir sorun yaşamadan herkesten uzak kavuşmanın tadını çıkarırlar. Dördüncü gün öğle vakti çiçeklerle kaplanmış yemyeşil bir bayıra otururlar. Siyabend’in uykusu gelir. Göz kapakları ağırlaşır. Başını huzur bulduğu tek yer Xecê’nin dizine bırakır ve uyur. Siyabend uykuda iken Xece onun saçlarını okşayarak ileriye yönelik umutlu hayaller kurar.<br> <br>  Tam o sırada bir sesle irkilir. Sesin geldiği yöne baktığında üç geyiğin bir dişi geyiği kovaladığını görür. Normaldir diye düşünürken, uzaktan çok güzel bir erkek geyiği fark eder. Baştaki çirkin geyik kocaman vücudu ile o güzel erkek geyiği dişiye yaklaştırmıyor, sürekli uzaklaştırıyorlardı.<br> Bu durumu gören Xecê bu kötü davranışın hayvanlarda da olduğunu düşünür ve ağlamaya başlar. Gözyaşları yanaklarından çenesine süzülür. Siyabend’i uyandırmamak için sesini çıkarmaz. İçten ağlamaya devam eder. Yalnız bir damla Siyabend’in alnına düşer. Siyabend sıçrayarak uykusundan uyanır. Xecê’nin ağladığını görünce sorar.<br> “Xecê, neden ağlıyorsun. Yoksa benimle kaçtığına pişman mısın? Eğer öyle ise pişmanlık duyuyorsan seni hemen baba evine geri götüreyim.”<br> Xecê :<br> “Nasıl böyle bir söz söylersin Siyabend. Ben öleceğim güne kadar seninleyim. Ne pişmanlığı? Bunu da nereden çıkardın?<br> Siyabend :<br> - Öyleyse neden ağlıyorsun?<br> Xecê :<br> -Biraz önce çirkin bir geyik çok güzel bir geyiği önüne katmış götürüyordu. O kadar güzel geyikler vardı ki ardında ama o çirkin geyik hiçbirini o güzel geyiğe yaklaştırmıyordu. Diğer güzel geyikler korkularından yanaşamıyorlardı bile. Hele içinde bir vardı ki tıpkı sana benzettim. Bu yüzden tutamayıp kendimi ağladım.<br> Siyabend :<br> - Söyle bakayım hangi tarafa gittiler?<br> Xecê parmağı ile işaret eder :<br> - İşte şu tarafa gittiler.<br> Siyabend hemen doğrulur. Ok ve yayını alır ve Xecê’ye dönüp:<br> Süphan Dağı’nda benden daha yiğit kimse olamaz. Ben bölgenin en usta avcısıyım, geyikler gelip yanımdan geçer de nasıl haberim olmaz?<br> Siyabend bunu söyler ve geyiklerin gittiği yöne koşarak uzaklaşır çok gitmeden geyiklere yetişir. Yayını hazırlar, okunu sürüp fırlatacakken Geyik anlamış gibi Siyabende yanaşır. Boynuzunu Siyabend’in vücuduna saplayarak onu uçurumdan aşağıya fırlatır.<br> Uzun süre Siyabend dönmeyince Xecê meraklanır. O’nu aramaya başlar. Geyiklerin yanında göremez. Sağa bakar yok. Sola bakar yok. Endişelenir. Siyabend’in başına bir hal geldiğini anlar. Derenin dibine doğru aramalarını sürdürürken derinlerden bir inilti duyar. İniltiye doğru koştuğunda da, acı manzara ile karşılaşır. Siyabend’in düştüğü yerde kocaman bir dal parçası sırtından girip göğsünden çıkmıştır.<br> Xecê bu acı manzara karşısında söyler:<br> Süphan Dağı’nın başı sislidir<br> Süphan Dağı’nın altı sislidir<br> Kim görmüş, Kim işitmiş<br> Av avcıyı öldürsün<br> Geyiğin boynuzu uzun tıpkı boyum gibi<br> Nasıl ayırdın iki sevgilinin ellerini<br> Sukê ağacı gibi uzun boynuzlu<br> Nasıl yıktın gelinle damadın bahtını<br> Siyabend Xecê’ye cevap verir:<br> Xecê, benim güzel Xecê'm<br> Nasıl da olmadı ikimizin muradı<br> Biz de Süphan Dağı’na<br> Kursaydık güzel bir çadır<br> Xecê yapma, ağıt yakma<br> Al yanaktan, yaş akıtma<br> Siyabend fazla dayanamaz can verir. Rivayete göre Xecê de Siyabend’in içinden geçip göğsünden çıkan uzun ve sivri dal parçasının üstüne atlayarak canına kıyar. Siyabend’le Xecê’yi ayıran sivri dal ikisini tekrar bir araya getirir fakat cansız bir şekilde…<br> Derler ki her yıl Siyabend ile Xecê'nin mezarında kan renginde iki gül biter. Bu güller bir birine sarılmak üzere iken bir deve dikeni de aralarına girer bu iki gülün kavuşmasını engeller. <br><br></div><div> Babaannemin anlattığı hikayenin sonu beni o kadar üzmüştü ki hikayenin bitmesiyle yanağımdan iki damla yaş düştü.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 01:17:59 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043436931</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MEM U ZİN (ŞIRNAK)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043450077</link>
         <description><![CDATA[<div>  Öğretmenimiz bizden yaşadığımız yere özgü bir efsane olup olmadığını araştırmamızı istedi. Aksam eve geldiğimde annem ve babama bu verilen ödevden bahsettim. Annem ve Babam düşündükten sonra aslından bizim yöreye özgün bir aşk hikayesi olduğunu söyledi. İsmi de yıllarca büyüklerimiz tarafından anlata anlata gelmiş bir Mem u Zin hikayesidir. Daha sonra Annem bir hafta sonu Cizre’deki bulunan teyzeme gideceğimizi söyledi. Cizre’ye giderken Mem u Zin türbesini gerçekten yakından görmeyi çok istediğimi ve o da oraya giderken türbeyi de ziyaret edeceğimizi söyledi ve çok mutlu oldum.<br><br></div><div>   Cumartesi günü annemlerle birlikte Cizre’ye gittik. Teyzeme hikayeyi anlattık sonra hep birlikte Mem u Zin türbesine ziyarete gittik. Orda bulunan bir tane görevliye Mem u Zin’in hikayesini sorduk.  Görevli abi bize Mem u Zin Hikayesi’ni anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  Cizre Beyi, Mir Zeynuddin'in Zîn ve Sitî adlarında iki tane kız kardeşi varmış. Tacdin ise Beyin Vezirinin oğlu. Mem ise Tacdin’in en yakın dostudur.<br><br></div><div>  O zamanlar baharın müjdecisi olan Mart ayında eğlence ve bayram günleri tertip edilirdi. Senenin bu gününde Cizre halkı çoluk-çocuk kıra çıkardı. Kızlar ve erkekler süslenip eğlenirlerdi. İhtiyarlar ve çocuklar uzun kış günlerini unutmak için bu bayram eğlencelerine katılırlardı.<br><br></div><div>  Yine öyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerini kadın kılığına girip şenliğe katıldılar. Şenlik yerine vardıklarında Sitî ile Zîn'i gördüler. Siti ve Zin de erkek kılığında şenlik yerine gelmişlerdi. Mem ile Tacdin erkek kılığındaki Sitî ile Zîn'i görünce birden düşüp bayıldılar.<br><br></div><div>  Siti ve Zin bayılan ve kadın kılığındaki Mem ile Tacin'in yanlarına gittiler. Onları ayıltmaya çalışırken ikisinin de erkek olduğunu fark ettiler.<br><br></div><div>   Bu anda da Siti Tacdin’e , Zin de Mem’e aşık olmuştur. Siti ile Zin bu bayan kıyafetli iki erkeği iyice süzerek, onlar fark etmeden her ikisi de kendi yüzüklerini onların parmaklarına geçirip yabancıların gelmesi ile oradan ayrıldılar.<br><br></div><div>   Mem ile Tacdin ayıldıktan sonra parmaklarındaki yüzükleri fark ederler. Tacdin Mem'in parmağına takılmış üzerinde Zîn yazılı yüzüğü görür. Tacdin Mem'in parmağına doğru elini uzatınca Mem de onun parmağında bulunan üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkisi de bu yüzükleri parmaklarına Siti ve Zin'in takmış olduklarını anlar.<br><br></div><div>  Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun'a bu olayları anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin'in yanına varıp, Sitî ve Zîn'inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem 'bununla yaşıyorum'  ondan bana kalan tek diyerek yüzüğü vermez.<br><br></div><div>   Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre'nin önde gelenleri Cizre Bey'inden Sitî'yi Tacdin’e isterler. Bey, Tacdin'e Sitî'yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır.<br><br></div><div>  Aslen Botanlı olmayıp İran'ın bir köyünden olan Bekir, Bey'in bekçisidir. Tacdin Bekir'i hiç sevmez. <br><br></div><div>  Mem ile Zin’in evlenmesine, Bekir türlü hilelerle engel olur. Mem ve Zin, birbirlerinden ayrı ve çeşitli acılarla dolu günler geçirmektedirler. Fakat iki âşık, Tacdin’in de yardımıyla zaman zaman buluşurlar.<br><br></div><div>  Bekir, Beyi Mem’e düşman edip Mem ile Zin’in evlenmesine engel olmak üzere, Bey’i Mem’e karşı sürekli kışkırtmaktadır. Bekir, Bey'in Zîn'i, Mem'e vermemesi için 'Efendim, Tacdin sizi hiçe sayıp Zîn'i Mem'le buluşturuyor.' der. Bunun üzerine kızan Bey, ' Zîn'i eş olarak Mem'e vermeyeceğim' diye and içer. Bey'in ava çıktığı bir günde Mem, Zîn'i görmek için bahçeye girer. Mem'i gören Zîn birden yıkılıverir yere. Mem bu sırada onu görmez gül ve reyhanları seyreder. Sonra Zîn'i görür ve o da orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem'i bir hırkaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Bey ona, burada ne aradığını sorar. Mem “Beyim, ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burada buldum” der. Bey'in yanında bulunan Tacdin hırkanın altında Zîn'in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin, Bey'i ikna ederek meclise doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak, evi ateşe verir. Mem ile Zîn'in kurtuluşu için Tacdin evini feda ederek bir dostluk örneği sergiler.<br><br></div><div>  Mim ile Zin'in aşklarına engel olmaya çalışan Bekir çeşitli hilelerle Mem ile Bey’in satranç oynamasını sağlar. Mem ile Zin’in aşkını Mem’e itiraf ettirmek üzere bir satranç oyunu düzenler. Amacı, Mem’in kızı Zin'e âşık olduğunu Bey'e fark ettirmektir.<br><br></div><div>   Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Bekir, Mem'in iyi oynadığını görünce Mem'in dikkatini Zîn’e doğru çevirtmenin yolunu bulur. Zîn'i görünce hayallere dalan Mem, Bey'e yenilir. Mem, oyun esnasında Bekir'in de hileleri sayesinde Zin’i sevdiğini Bey’e itiraf eder. Mem’in kızının sevgilisi olduğunu öğrenen Bey, Mem'i zindana atar. Olayı duyan Zin düşüp bayılır. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn'in hasretine dayanamayıp ölme durumuna gelir. Bu esnada dadı ile Siti gelerek Mem'e affedildiğini söylerler. Fakat Mem zindanda ilâhî aşkı tatmıştır ve bu aşkla ölür. Arkadaşının ölüm haberini alan Tacdin,  bütün bu olaylara sebep olan Bekir’i öldürür.<br><br></div><div>  Zin eve dönmeyerek devamlı mezar başında ağlar ve şöyle der:<br><br></div><div>“Ey vücudumun ve canımın mülkümün sahibi<br><br></div><div>Ben bahçeyim ,sen de bahçıvan<br> Senin bahçen sahipsizdir<br><br></div><div>Sen olmazsan onlar neye yarar<br><br></div><div>Kaşlar, gözler,zülüfler neyedir<br><br></div><div>Zülfümü tel tel çekeyim<br><br></div><div>Sonra yarim sen beni belki değişik görürsün<br><br></div><div>En iyisi hepsi yerinde kalsın<br><br></div><div>Hakka emanetim teslim edeyim”<br><br></div><div>Diyerek yapıştığı mezar taşında canını verir.<br><br></div><div>   Bey, Zîn'i gömmek için Mem'in mezarını açtırarak Zîn'in cesedini Mem'in yanına gömdürdüğü esnada şöyle der:<br><br></div><div>“Mem, al sana yar."<br><br></div><div>    Mem ve Zîn'in ölümünden sonra Bey, Bekir'in söylediklerine inandığı için pişmanlık duyar, fakat iş işten geçmiştir.<br><br></div><div>   Mem ile Zin aynı mezara konur ve Bekir’in cesedi ayakuçlarına gömülür.<br><br></div><div>   Derler ki, Mem ve Zin’in mezarlarının başından servi ve çam ağacı çıkar ve tam birleşeceklerken, Bekir’in mezarından çıkan ardıç ağacı aralarına girer.<br><br></div><div>  Görevli abi hikayeyi anlattıktan sonra teşekkürlerimizi ilettik.  Ödevim sayesinde annem ile yapmış olduğumuz araştırmayla kendi yöremize ait yaşanmış bir hikayeyi öğrendik. Yaşadığım sürece boyunca bu unutulmaz hikayeyi hep hatırlayacağım.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 01:26:25 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043450077</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MUNZUR BABA EFSANESİ (TUNCELİ)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043466302</link>
         <description><![CDATA[<div>    Türkçe öğretmenimiz kültürel zenginliklerimizi bilmemiz için “ Şehir Efsaneleri” adlı bir çalışma programı verdi. Bende bu efsanelerden Munzur Baba Efsanesini aldım. Yaptığım araştırma sonunda Munzur Baba Efsanesi ’ni bilen amcama danıştım. Amcamın bizzat gittiği gezisinde öğrendiği Munzur Baba Efsanesi ’ni bana anlattı, ben de bunu dinleyip başladım sizlere yazmaya.<br><br></div><div>  “Zamanın birinde yaşlı bir kimse varmış, onun da bir tek kızı. Kızı bir gün ölür. Dede birkaç gün üst üste kızını rüyasında görür. Kızı “ Baba, benim mezarımı aç. Bende bir emanet var, onu al” der. Dede gördüğü rüyayı çevresindekilere anlatır. Bunu üzerine karar verilip mezar açılır. Mezarın içerisinde beşiğe benzer bir şeyin içinde bir çocuk işaret parmağını emmektedir. Çocuğu oradan alırlar. Dede rüyasında tekrar kızını görür. Kız rüyasından babasına, “ Çocuğun adını Munzur koyun. ” der.<br><br></div><div>   Gel zaman git zaman Munzur yedi yaşına gelir ve Tunceli’nin Ovacık ilçesine bağlı Koyun Gölü civarında yaşayan bir ağanın koyunlarını gütmek için yanında çobanlık yapmaya başlar. Munzur’un ağası hac zamanı geldiği için hacca gitmiştir. Ağasının hacda olduğu bir gün Munzur, ağasının hanımının yanına gelir, “ Ağamın canı sıcak helva ister. Helvayı yaparsan ben kendisine götürürüm.” der. Ağanın hanımı önce şaşırır sonra “ Herhalde zavallı çobanın canı helva istiyor, doğrudan söyleyemiyor, utanıyordur. Ağasını da bahane ediyor. Kendisine bir helva yapayım da yesin.” der. Helvayı pişirir, bir bohçanın için bağlar ve Munzur’a “ Al evladım götür.” der. <br><br></div><div>  O sırada ağa hacda namaz kılmaktadır. Namaz sırasında sağa selam verirken bir de bakar ki sağ yanında elinde bir bohça ile Munzur dikilmiş duruyor. Namazını bitirip Munzur’a “Hoş geldin evladım, burada ne arıyorsun? Nedir o elindeki ?” der. Munzur da “Ağam canın sıcak helva istemişti, onu sana getirdim.” der.  Elindeki bohçayı ağasına uzatır. Ağası bohçayı açar ve bakar ki içinde sıcacık helva paketlenmiş duruyor. Ağa hayretler içinde Munzur’a bir şeyler söylemek için başını çevirdiğinde bir de bakar ki yanında Munzur yok.<br><br></div><div>  Ağa hac görevini tamamlayıp köyüne döndüğünde komşuları herkes elinde bir hediye ile hazı olan ağayı karşılamaya giderler. Munzur’da götürecek başka bir hediyesi olmadığından bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider.  Ağa Munzur’u görünce yanındakilere “ Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir. Önce ben öpeceğim.” der ve Munzur’a doğru koşar. Munzur bu konuşmaları duyduğunda “Aman ağam Allah aşkına! Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, yemeğinle büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben sana elimi öptürmem.” der ve kaçmaya başlar. Munzur önde ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlar. Şimdiki Munzur Irmağı’nın çıktığı ilk yere geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülür ve sütün döküldüğü yerde süt gibi bembeyaz bir su fışkırır. Munzur kırk adım daha atar. Fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmaktan geçemezler. Munzur da bu dağlarda kaybolur gider.”<br><br></div><div>   Amcamın anlattığı, benim yazdığım bu efsaneden çok etkilendim.  Umarım bu efsaneyi dinleyen tüm arkadaşlarımda benim gibi beğenir.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 01:37:36 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1043466302</guid>
      </item>
      <item>
         <title>SARIKAMIŞ HİKAYESİ (KARS)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044447610</link>
         <description><![CDATA[<div>  Tarihi yerleri gezmeyi çok seviyordum. En çok merak ettiğim yerlerden birisi de Kars - Sarıkamış idi. Babam asker olduğu için çok dikkatimi çekmişti oranın hikayesi ve bu kış tatilinde oraya gitmeye karar verdik. Önce gezi planı düzenledik sonra büyük bir sevinçle çantamı hazırlamaya başladım. Orası çok soğuk olduğu için kalın kıyafetler aldım yanıma ve sabah erkenden kalktık ailemle kahvaltımızı yaptıktan sonra yola çıktık. Yolculuk çok güzel geçti. Yolculuk boyunca da babama orayla ilgili sorular sordum ve sonunda Kars’a ulaştık.<br><br></div><div>   Babamla Sarıkamış Şehitliği’ne gittik. Gerçekten havası çok soğuktu. Önce şehitlerimize dua ettik. Şehitlik mezarında yazan yazıları okudum. Çok duygulandım. Şehitlerimizin isimleri ve yaşları yazıyordu. Kimi gençti kiminin ise yaşı büyüktü hatta kendi memleketimden şehit olan birini gördüm, Sivaslı idi duygulandım. Oranın hikayesini anlatan bir yazı tabelası gördüm ve merakla okumaya başladım. Şöyle yazıyordu;<br><br></div><div>Sarıkamış Şehitleri Hikayesi<br><br></div><div>Yıl 1914… Yer Sarıkamış…<br><br></div><div>   Başkumandan vekili Enver Paşa büyük bir güçle, Rusları hiç beklemedikleri bir yerden, Allahuekber Dağları’ndan aşarak yenmeyi ve Kars’ı yeniden vatan topraklarına katmayı hedeflemişti. Allahuekber Dağları’nın yer yer ısı- sıcaklık sıfırın altında eksi otuz dereceye kadar düşüyordu. Türk askerlerinin büyük bölümü ise çölden gelmişti ve üzerlerinde yazlık üniformalar varmış.<br><br></div><div>  Allahuekber Dağları’nda Kars’ı Ruslardan geri almak için savaşa katılan 60 bin asker donarak öldü.<br><br></div><div>  Sarıkamış’ta dondurucu soğuk altında askerlerimizin durumunu Kurmay Subay Şerif Bey şöyle anlatıyor;<br><br></div><div>  “Yol kenarında karların içinde çömelmiş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, çığlık atarak dişleriyle kemiriyordu. Kaldırıp yola çıkarmak istedim. Beni hiç görmedi, zavallı çıldırmıştı. Bu sebeple şu buzullar içinde biz belki on bin kişiden fazla insanı bir günde karlarında altında bıraktık ve geçtik.”<br><br></div><div> Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç Sarıkamış’ta gördüklerini şöyle anlatıyor;<br><br></div><div>“İlk sırada diz çökmüş 9 kahraman. Silahlarıyla nişan almışlar, tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar… İkinci sırada cephane taşıyanlar var, sandıkları avuçlamışlar kaldırmaya çalışmışlar ama kaskatı kesilmişler… Ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta, başı açık, saçları beyaza boyanmış, gözleri karşıda… Allahuekber dağlarındaki son Türk birliğini teslim alamadım. Bizden önce Allah’larına teslim olmuşlardı.”<br><br></div><div>  Sarıkamış, aşırı soğuk ve açlık yüzünden ele geçirilemedi. Bu dağlarda 60 bini donarak olmak üzere tam 78 bin şehit verdik.<br><br></div><div>  Herkes görmeli buraları askerlerimiz neler yapmışlar, neler yaşamışlar çok duygulandım ve gözlerim doldu. Oraya gelen herkes yazılanları okurken ağlıyordu.<br><br></div><div>  Artık her kar yağdığını gördüğümde donarak şehit olan askerlerimiz aklıma gelecek.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 21:11:00 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044447610</guid>
      </item>
      <item>
         <title>BALIKLIGÖL EFSANESİ (ŞANLIURFA)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044473389</link>
         <description><![CDATA[<div>  Hep beraber evde oturuyorduk. Aileme efsaneleri merak ettiğimi özellikle de bizim yöremizdeki ilginç ve güzel olayları öğrenmek istediğimi söyledim. Babam “ O zaman boş bir zamanımda sizi Şanlıurfa’ya Balıklıgöl’e götüreyim.” dedi. Ailecek çok mutlu olduk. Aradan üç hafta geçti bir hafta sonu havalar çok güzeldi. Babam “ Hadi, hazırlanın Balıklıgöl’e gidiyoruz.” dedi.  Ben çok heyecanlandım. Yerimde duramıyordum, çeşitli hayaller kuruyordum. Ben balıkları büyük bir akvaryumun içinde düşlüyordum. Bakalım nasıl olacaktı? <br><br></div><div>   Arabaya bindik, fazla uzak olmadığı için akşam geri dönecektik. Üç buçuk saat yol gittik ve nihayet oraya varmıştık. Girişte çok büyük bir kalabalık vardı, bahçede onlarca araba vardı. <br><br></div><div>  İçeriye girdik ve çok kalabalıktı. Gözüme ilk olarak koskocaman bir havuz çarptı. İçi balık doluydu, herkes balıklara yem veriyordu. Ben çok heyecanlandım ve koşarak balıkları yakından görmeye gittim. Bir yandan da bu kadar çok balığın nasıl buraya geldiğini merak ediyordum.<br><br></div><div>  Ailecek etrafı gezmeye başladık. Balıklara yem verdik. Gezerken bazı kişiler gördüm. İnsanlara Balıklıgöl hakkında bilgi veriyordular. Biz de onlardan birinin yanına gittik. O da bize anlatmaya başladı.<br><br></div><div> “ Balıklıgöl hakkında anlatılan birçok hikaye vardır. Bunlardan biri de şöyledir: “Nemrut rüyasında çok parlak bir yıldız görür. Rüyasından çok etkilenen Nemrut rüyasını yardımcılarına yorumlatır. Yardımcılarından biri o yıl dünyaya gelen bir erkek çocuğunun Nemrut’un tahtını elinden alacağını söyler. Bunu üzerine Nemrut bu yıl doğacak olan bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emreder. Hz. İbrahim’in babası bu emirden haberdar olup karısını doğum yapması için kalenin dışında bir mağaraya götürür. Annesi ise Hz. İbrahim’i mağarada bırakıp kaleye geri döner, geri geldiğinde ise dişi bir ceylanın oğluna sütünü verirken görür. Hz. İbrahim on yaşında ailesinin evine geri döner. Daha sonra putları korumakla görevlendirilir ancak Hz. İbrahim putlara karşı mücadele başlatır. Bunun üzerine Nemrut, Hz. İbrahim’in öldürülmesini emreder. Hz. İbrahim bugünkü kalenin bulunduğu tepeden mancınıkla ateşe atılır. Ateş suya, odunlar balığa dönüşür.<br><br></div><div>  Halk inancına göre bu balıklar kutsaldır. Bu balıklara dokunanın öleceği ya da başına bir kötülük geleceğine inanılır.” dedi.<br><br></div><div>  Biz ailece anlatılanları can kulağıyla dinledik. Ben çok etkilendim, balıkların yüzmelerini dakikalarca izledim. Hepsi birbirine çok benziyordu. Onları izlemekten çok keyif aldım ama biraz da yorulmuştum. Eve gitme zamanı yaklaşmıştır. Ben, abim ve ablam bol bol fotoğraf çekildik. Eve dönmeye hazırdık. Ben bu gezide çok mutlu oldum. Tekrar gitmek için babamdan söz aldım. Hayalim Türkiye’deki tarihi ve efsanesi var olan bütün yerlere gitmek.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 22:01:59 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044473389</guid>
      </item>
      <item>
         <title>BİTLİS&#39;TE BEŞ MİNARE HİKAYESİ (BİTLİS)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044495612</link>
         <description><![CDATA[<div>  Ben ve ailem tatile giderken arabamız Bitlis yolunda bozuldu. Babam arabayı tamirciye götürdü. Biz de biraz dolaşmaya çıktık. Bitlis’i çok beğendim. Birden esnaf amca türkü mırıldanıyordu ve bu türkü çok hoşuma gitti. Oturup ailecek dinledik ve amca bize söylediği türkünün hikayesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>“Ülkemiz düşmanlarımız tarafından işgal edilmişti. Türk milleti uzun süren savaşlar, açlık ve yoksulluk içinde yaşıyormuş. Ülkemiz çok şehit vermişti. Çok şehit veren illerimizden biri de Bitlis’miş. Ölenler şehit olmuş, geri kalanlar da düşman eline düşmemek için çoluk çocuk, hastası, yaşlısı yollara düşüp göç etmişler. İşte bu düşman saldırıları sırasında Bitlis’te harabeye dönmüştü. Zorlu mücadelelere giren milletimiz giriştiği bu mücadeleyi kazanmış ve düşman Bitlis’i terk etmişti. <br><br></div><div> Savaş esnasında Bitlis’ten yaralı ve perişan halde göç eden baba ve oğul, tekrar evlerine dönmek üzere yola çıkmışlar. Dideban Dağı eteğine gelmişler. Babası şehirde canlı olup olmadığını öğrenmek için oğlunu önden şehre yollamış. Baba hasta ve bitkin halde beklerken oğlu dönmüş:<br><br></div><div>“Baba şehirde yaşama dair hiçbir iz yok, her şey yok olmuş. Sadece beş tane minare ayakta kalmış.”<br><br></div><div> Bunu duyan baba yıkılmış çünkü sevdikleri, akrabaları, hatıraları, evi, barkı yerle bir olmuştu. Baba bulunduğu yere diz çökmüş ve kanlı gözyaşları içinde bu ağıdı yakmış:<br><br></div><div>“Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div> Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div>İstedim yanan gelim, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div> Cebimde yok beş pare, beri gel oğlan beri gel…<br><br></div><div> <br><br></div><div> Tüfenğim dolu saçma, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div> Kaçma sevdiğim kaçma, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div> Doksan dokuz yarem var, beri gel oğlan beri gel.<br><br></div><div> Bir yare de sen açma, beri gel oğlan beri gel…”<br><br></div><div> Bu hikayeyi dinlerken çok üzüldüm. Esnaf amca ve annemin ağladığını gördüm. Oradan ayrılırken Bitlis’i ve bu hikayeyi hiç unutmayacağımı anladım.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 22:52:47 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044495612</guid>
      </item>
      <item>
         <title>KIRKLAR DAĞI EFSANESİ (DİYARBAKIR)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044519175</link>
         <description><![CDATA[<div><br> Yaz tatilinde annem ve babamla beraber Diyarbakır’a gitmiştik. Etrafı büyük surlarla çevrili ilginç bir kentti. Annem ve babamla şehri gezmeye başladık. İlk önce Dağ Kapı’ya, Mardin Kapı’ya oradan da Gazi Köşkü’ne ve On Gözlü Köprü’ye gittik.<br><br></div><div>  On Gözlü Köprü’de otururken babama buranın çok değişik bir şehir olduğunu söyledim. Babam da çok değerli bir şehir olduğunu ve bu şehre “Sırlarını Surlara Fısıldayan Şehir” denildiğini söyledi. On Gözlü Köprü’nün karşısındaki dağın Kırklar Dağı olduğunu söyledi. Buranın çok ilginç bir hikayesi olduğunu da söyledi ve anlatmaya başladı:<br><br></div><div>“ Diyarbakır’ın güneybatısında Dicle Nehri’nin kenarında Kırklar Dağı vardır. Bu Kırklar Dağı’nın arkasında da Kırklar Ziyareti bulunur. Çocuğu olmayanlar buraya gelip dilek dilermiş.<br><br></div><div> Zengin bir ailenin de hiç çocuğu olmuyormuş. Kadın Kırklar Ziyareti’ne gelip dilek dilemiş ve adak adamış. Kadının dileği yerine gelmiş, bir kızı olmuş. Kızının ismini Suzan ( Suzi) koymuş. Kadın, kızının her doğum gününde onu süslermiş, giydirirmiş ve Kırklar Dağı’na götürerek dualar edermiş.<br><br></div><div>  Suzan böylesine bir nazarla büyüyüp güzel bir genç kız olmuş. Komşularının oğlu Adil’le birbirlerine aşık olmuşlar. <br><br></div><div>  Yine bir doğum gününde dua etmek için annesi Suzan’ı hizmetçilerle beraber dua etmek üzere Kırklar Ziyareti’ne göndermiş. Kırklar Ziyareti’ne habersizce Adil de gelmiş. Hizmetçilerin işlerinin telaşından yararlanan Suzan, Adil’le beraber dağın arkasını dolaşmışlar ve orada konuşmuşlar, hasret gidermişler.<br><br></div><div>  Kırklar Ziyareti bu beraberliği bağışlamamış ve Suzan’ı çarpmış. Kız On Gözlü Köprü’den Dicle Nehri’ne düşmüş ve boğularak ölmüş. Suzan’ın ölümünden sonra Adil aklını yitirmiş. İşte söz edilir ki Suzan'ın arkasından Adil'in söylediği türkülerden birisi de bu türküdür:<br><br></div><div>Kırklar dağı'nın yüzü<br><br></div><div> Karanlık sardı düzü<br><br></div><div> Ben öleydim Suzan-Suzi<br><br></div><div> Ziyaret çarptı bizi<br><br></div><div> Köprü altı kapkara<br><br></div><div> Anne gel beni ara<br><br></div><div> Saçlarım kumlara batmış<br><br></div><div> Tarak getir de tara<br><br></div><div> Köprünün orta gözü<br><br></div><div> Sular apardı düzü<br><br></div><div> Ben öleydim Suzan-Suzi<br><br></div><div> Dicle ayırdı bizi”<br><br></div><div>  Babamın anlattığı bu hikaye beni çok üzdü ama bu sayede Diyarbakır hakkında daha çok şey öğrenmek istediğimi fark ettim.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-28 23:42:38 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044519175</guid>
      </item>
      <item>
         <title>İKİ YOLLU MİNARE HİKAYESİ (BATMAN)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044549201</link>
         <description><![CDATA[<div>  Dayımla beraber Batman’a teyzemlerin evine ziyarete gittik. Dayım “ Sizi Hasankeyf’e gezmeye götüreceğim.” dedi. Bende çok heyecanlandım. Hemen hazırlanmaya başladım. Oraya gittiğim zaman çok mutlu oldum. <br><br></div><div>   Hasankeyf’te binlerce mağarayı gezdik. Sonra minareleri çok dikkatimi çekti ve oradaki görevli bir abiye sordum. Bana minarenin hikayesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  “ Eski zamanlarda Sultan Süleyman Camii minaresi, yapımı sırasında bir ustayla kalfanın arasında bir anlaşmazlık olur. Ustayla kalfanın arasındaki bu çekişme kalfanın kovulmasına sebep olur. Bu olay kalfanın çok zoruna gider. Buna karşılık vermek için El Rızk Camii’nin minaresini yapmayı üstlenir. Kalfanın buradaki amacı, ustasının yapmakta olduğu minareden daha güzel bir minare yapmaktır. Usta ile kalfa minarelerini birlikte yapmaya başlarlar ve aynı zamanda minareleri bitirirler. <br><br></div><div>  Kalfa, herkesten sır gibi saklayarak yaptığı minareyi ustasının da görmesini ister. Çünkü ustasına hala saygı duymaktadır. Ustasını açılışa davet eder ve açılışı onun yapmasını ister. <br><br></div><div>  Minarenin açılışından sonra usta, minarenin merdivenlerini kontrol etmek ve rahat olup olmadığını anlamak için minarenin tepesine çıkar. Birde ne görsün, kalfada minarenin tepesinde kendisini beklemektedir. Bu durumu hayretle karşılayan usta, kalfaya “ buraya nasıl çıktığını” sorar. Kalfa da ustasına “ şu yan tarafta bulunan ikinci yoldan çıktım” der. Bunun üzerine usta, şöyle bir yan tarafına bakar ki birde ne görsün minarede çift yol yapılmış. Üstelik iki yoldan çıkan ve inen birbirlerini görmeyecek şekilde yapılmıştı.<br><br></div><div>  Bu durum karşısında ne yapacağını şaşıran usta, kalfasının bu şahane eserini takdir edeceği yerde gururuna yenik düşer ve minarenin tepesinden aşağıya atlayarak ölür.<br><br></div><div>  Bu hikayeyi anlatan görevli abiye çok teşekkür ettim. Dayımla beraber Batman’a geri döndük. Orada görevli abinin anlattığı hikayeyi bende teyzemlere anlattım.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 00:17:51 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1044549201</guid>
      </item>
      <item>
         <title>YEDİ KARDEŞLER BURCU HİKAYESİ (DİYARBAKIR)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045726148</link>
         <description><![CDATA[<div>   Bir gün ben ve ailem Diyarbakır’ı gezmeye karar verdik. Diyarbakır sokaklarında yürürken iki amcanın konuşmalarına tesadüfen kulak misafiri oldum. İki amca çay içip sohbet ediyorlardı. Biz de babamla birlikte amcaların sohbetine katıldık. Yedi Kardeşler Burcu’ndan bahsediyorlardı. Ben de çok merak ettim dikkatlice onları dinledim. Amcalardan bir tanesi bize Yedi Kardeşler Burcu’nun efsanesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>   “<strong> </strong>Burcun efsanesine göre; düşman Diyarbakır’ı surlarını kuşattığı dönemde günlerce süren savaşlardan sonra kale düşer. Ancak, yedi kardeşin savunduğu, şimdiki Yedi Kardeşler Burcu bir türlü teslim olmamaktadır. Düşman tüm gücüyle yüklenir, sonuç alamaz. Kralın tepkisini çekerler ve kral uzlaşmak üzere elçi gönderir. Yedi Kardeş, burca gelen elçilere; “Biz bir şartla teslim oluruz. Kralınızı getirirseniz teslim oluruz. Burayı yalnızca kralınıza ve komutanlarınıza teslim ederiz. Gelip burca girsinler ve kaleyi teslim alsınlar, sonra da canımızı bağışlasınlar.” derler.  Kral bu şartı kabul eder ve komutanlarıyla birlikte burca girer. Girer girmez büyük bir patlama olur ve kale havaya uçar. Kral, komutanlar ve Yedi Kardeşler ölür. Düşman ordusu dağılır. Bu olaydan sonra bu burcun adı Yedi Kardeşler Burcu olur.”<br><br></div><div>   Hikayeyi çok beğendim. Böylece Diyarbakır’ın bana kattığı çok güzel bir anı oldu.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:12:26 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045726148</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ALİ GÖL EFSANESİ (KAHRAMANMARAŞ)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045726771</link>
         <description><![CDATA[<div>   Bir an önce yazın gelmesini istiyordum. Çünkü bu yaz ailece gezi turu yapacaktık. Herkesin gitmek istediği bir yer vardı. O yüzden bir türlü karar veremiyorduk.  Bizde kura çekmeye karar verdik. Herkes gitmek istediği yeri bir kağıda yazacaktı. Bense en çok Kahramanmaraş’a gitmeyi istiyordum. Oranın dondurmasını merak ediyordum. Birde Ali Göl Hikayesi’ni merak ediyordum. Bir kitapta okumuştum ve hikayesi beni epey etkilemişti. O yüzden oraya gidip gezip bu hikayeyi oradaki insanlardan dinlemek istiyordum. <br><br></div><div>  Sonunda kurayı çektik. Kahramanmaraş çıktı ve o kadar mutlu oldum ki o gece sabaha kadar heyecandan uyuyamamıştım. Çünkü gitmemize bir gün kalmıştı. Heyecanla valizimi hazırladım. O gün gelmişti ailece yola çıktık. <br><br></div><div>  Kahramanmaraş’a varmıştık. Orada bizi bir rehber ekibi karşıladı. Ali Göl Efsanesi’nin olduğu yere doğru yola çıktık. Göle vardığımızda rehberimiz anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  “Nurhak Dağları'nın tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle ‘Ali’  adını veren yöre halkı bu ismi bir efsaneye dayandırır. Söylenenlere göre;  Yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızını sever. Kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir ve çobanı çağırtır. Nurhak Dağları'nda yalnız başına bir kış geçirebilirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atıyla dağa gider. Günümüzde Ali Gölü’nün çevresindeki bir mağaraya sığınır. Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Söylenenlere göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır: “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü.” İnanışa göre önündeki oyuk taş da Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonra da mağaranın yakınındaki göle "Ali Gölü" denir.<br>  Bu yüzden insanlarda en fazla merak uyandıransa göl kenarında bulunan mağaradır. Söylenenlere göre Mağara içerisinde hiç kesilmeyen ilerledikçe sürekli yükselen bir uğultu vardır.”<br><br></div><div>   Bildiğim bir hikayeyi, Ali Gölü ve mağarayı görerek dinlemek beni çok etkilemişti ve mutlu etmişti.<br> <br> <br><br></div><div> <br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:13:47 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045726771</guid>
      </item>
      <item>
         <title>DİK DURMAK VE SARI ÖKÜZ HİKAYESİ (IĞDIR)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045727201</link>
         <description><![CDATA[<div>   Bir gün yolda yürürken bir güvercin omzuma kondu sonra kulağıma eğilerek bana “ Sen seçilmiş kişisin. Hazır ol, yolcuğun bir gün sonra başlayacak” dedi. Bir gün sonra güvercin geri geldi ve bana “Gittiğimiz yerde aslanları ve öküzleri göreceksin ama sakın korkma. Bir ağacın arkasına saklan ve onları izlemeye başla” dedi. Sonra birkaç sihirli kelime söyledi ve kendimi aslanların ve öküzlerin olduğu bir yerde buldum. Hemen bir ağacın arkasına saklandım ve onları izlemeye başladım. Şimdi ise o yolculukta yaşadıklarımı sizlere anlatacağım:<br><br></div><div>   “Bir çimenlikte öküz sürüsü vardı ama çevredeki aslanlar da bir türlü rahat bırakmıyordu onları devamlı saldırıyorlardı. Aslanlar bir tane öküzü aldıktan sonra kaçıp gittiler. Öküzler bu saldırıdan sonra kendilerini toparlamaya çalışırken aralarında şöyle bir konuşma geçti “ Artık bu aslanlara derslerini vermeliyiz.” Bu konuşulanlar aslanların kulağına gitti. Aslanların en kurnazı “ Bu işi bana bırakın hallederim” dedi. Bunu diyen aslan eline beyaz bir bayrak alıp öküzlerin yanına gitti ve “Size diyeceğim teklifi kabul ederseniz iki tarafta çok mutlu bir şekilde yaşar.” dedi. Öküzler, aslanı dinlemeye başladılar. Aslan “Şu sarı öküz bizim dikkatimizi çok çekiyor. Gözlerimizi kamaştırıyor. Onu bize verin bir daha sizi rahatsız etmeyiz.” dedi. Öküzler aralarında konuşup anlaştılar ve sarı öküzü teslim etmeye karar verdiler. Öküzlerin arasındaki en yaşlı öküz “ Sarı öküzü vermeyin.” dedi ama sözünü dinletemedi. Öküzler, aslanlara “ Alın ve bizi artık rahat bırakın” dedi. <br><br></div><div>   Aslanlar sarı öküzü aldıktan sonra oradan uzaklaştılar ve gerçekten birkaç gün öküzleri rahatsız etmediler. Ama daha sonra acıktıkları için tekrar geri geldiler öküzlerin yanına ve onlara “Bu seferde şu uzun kuyruklu olan öküz çok dikkatimizi çekiyor. Onu bize verin.” dediler. Öküzlerde, uzun kuyruklu öküzü verip “ bizi rahat bırakın” dediler. Yine en yaşlı öküz vermeyelim dese de onu dinlemediler.<br><br></div><div>   Zamanla aslanlar artık öküzlere sormadan istedikleri öküzü alıp gidiyorlardı. Böylece en son sürüde birkaç öküz kalmıştı. Öküzler kendi kendilerine konuşurlarken “ Ne oldu bize? Biz aslanlardan çok güçlüydük nasıl bu hale geldik?” diye sordular birbirlerine. <br><br></div><div>  Yaşlı öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “ Biz sarı öküzü verdiğimiz gün bu kavgayı kaybettik.” dedi.” <br><br></div><div>  Yaptığım yolculukta şahit olduğum bu olaydan anladığım, hayatımız boyunca çeşitli zorluklarla karşılaşabiliriz ve bu zorlukları da yenmek için mücadele etmeliyiz. Bu işler bana mı kaldı deyip boş vermemeliyiz. Çok şey öğrendiğim bu olayı sizlerin de öğrenmenizi istediğim için yazdım.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:14:44 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045727201</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MALABADİ KÖPRÜSÜ EFSANESİ (DİYARBAKIR)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045727776</link>
         <description><![CDATA[<div>   Bir yaz günü ailemle Diyarbakır’ın tarihi yerlerini gezerken eski bir köprüye denk geldik. Ben de babama “ Bu köprünün adı nedir?” diye sordum. Babam da “ Burası Malabadi Köprüsü.” dedi ve bana köprünün hikayesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  “Malabadi, ismini sevdiği kız suda boğulunca, köprüyü yapan Bad’dan alır. Bad, nehrin karşı kıyısında yaşayan bir kıza âşıktır. Nehrin üzerinde köprü yoktur, Bad sevdiği kıza ulaşamaz. Her ikisi sadece nehrin kıyısından karşı karşıya konuşurlar. Kız bir gün, Bad’ın yanına gitmeye çalışır fakat daha karşı tarafa ulaşamadan suya kapılır. Genç Bad, tüm aramalarına rağmen, sevdiği kızı bulamaz. <br><br></div><div>   Bad, o dönemki Silvan Beyi’nin yanına gider ve “Sevdiğim kız yanıma gelmeye çalışırken suya kapılıp boğuldu. Gelin burada bir köprü yapalım, insanlar rahatça geçebilsinler, sevdiklerine kavuşabilsinler ”der.  Silvan Beyi'nin adamları köprüyü yarıya kadar yapar ancak köprünün kemer açıklığı İstanbul’daki Ayasofya Camisi’nin kubbesinden daha büyük olur. Bad’ı yanına çağıran Bey, köprünün kalan yarısını yapıp yapamayacağını sorar. Yapabileceğini söyleyen Bad, Beye şu şartı koşar; “Köprünün kalan yarısını tamamlarsam, senin sağ elini bilek hizasından keseceğim.” Aynı şekilde Silvan Bey'i de Bad’a köprüyü tamamlayamazsa sağ kolunu keseceğini söyler. Her ikisi şartları kabul eder ve Bad köprünün kalan yarısını yapmak için kolları sıvar. Bad köprünün kalan yarısını tamamlar ve beyin sağ kolunu bilekten keser. Daha sonra köprüye, Kürtçe ‘mal’ (ev) ve Bad ismini birleştirerek ‘Malabadi’ adı verilir. “Bad’ın Evi” anlamına gelen köprünün üstündeki kesik el figürünün iddiayı kaybeden Silvan Beyi’ne ait olduğu inanılmaktadır.”<br><br></div><div>   Babamın anlattığı bu hikayeyi hem çok beğendim hem de çok ilginç bulmuştum. Acaba neden böyle bir iddia girmişlerdi? Çok merak ediyordum. Keşke o zamanlarda yaşayıp bu soruyu onlara sorabilseydim.<br><br></div><div> <br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:15:56 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045727776</guid>
      </item>
      <item>
         <title>YEMEN TÜRKÜSÜ’NÜN HİKAYESİ (MUŞ)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045728387</link>
         <description><![CDATA[<div>   Şehrin ismi çok komik. İsmi değişik olduğu için merak ettim orayı. Babama gidelim dedim önce hayır dedi ama orada görmek istediğim yerler olduğunu söyleyince ikna edebildim. <br><br></div><div>    Gitmeden önce annemden yardım istedim. Orada başka neler vardır, nesi meşhurdur? diye sorular sordum anneme. İnternetten bakıp söyledi bana. Kaz Gölü diye bir yer varmış oraya insanlar kamp yapmaya gidiyorlarmış. Ben de orayı görmek istedim. Babama “ Kaz Gölü’ne gidip kamp yapabilir miyiz?” diye sordum. Babam beni kırmadı ve “Olur.” dedi ama orada su ve tuvalet sıkıntısı olduğunu söyledi. O yüzden biz de günübirlik gidip akşama dönmeye karar verdik.<br><br></div><div>  Sonunda uzun bir yolculuktan sonra Kaz Gölü’ne vardık. Sazlık bir yerdi ama manzarası görülmeye değerdi. Kaz Gölü’nü çok beğenmiştim. Annem ve babam arabadan eşyalarımızı indirdiler. Babam hemen kamp çadırımızı kurdu. Önce güzel bir kahvaltı yaptık daha sonra etrafı keşfe çıktık.<br><br></div><div>   Bizim gibi oraya gelip kamp yapan insanlar vardı. Etrafta gezerken gün nasıl geçti anlayamadık. Akşamüzeri babam kamp ateşimizi yaktı ve bize et pişirdi. Yemeğimizi yedikten sonra toparlandık, ben bu duruma çok üzüldüm. Babam, su ve tuvalet sıkıntısından dolayı orada kalamayacağımızı söylemişti. Bu yüzden şehirde bir otelde yer ayırtmıştı bizim için. Geceyi otelde geçirdik. Sabah olunca kahvaltımızı yaptık ve şehri gezmeye çıktık. Önce Muş Kalesi’ne gittik daha sonra çarşıya gittik biraz gezdik, alışveriş yaptık.<br><br></div><div>   Caddenin köşesinde bir grup şarkı söylüyorlardı. Sesleri o kadar güzeldi ki bizi adeta kendine doğru çekti. Yanlarına gittik ve türküyü dinledik. Annem ve babam türküyü dinlerken çok duygulandı. Ben de merak edip türkünün adını sordum. Hemen yanımızda duran amca bana “ Yemen Türküsü” dedi.<br><br></div><div>   Bana türkünün adını söyleyen amcanın adı Ahmet’ti ve Muş’luydu. Ona bu türküyü çok merak ettiğimi söyleyince Ahmet amca “ Bu türkünün bir hikayesi var anlatayım mı sana?” diye sordu. Hemen Ahmet amcaya “Evet” dedim.<br><br></div><div>   Ahmet amca Yemen Türküsü’nün hikayesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  “ Yemen Türküsü, Yemen’de çatışmada şehit olan askerlerimiz için yakılmış bir ağıttır.<br><br></div><div>  Devletimiz Yemen topraklarını ülkesine kattıktan sonra buradaki hükümdarlığını sürdürmek için çok şehit verdi. Beş cephede birden savaşan devletimiz buraya Anadolu'dan asker toplayıp gönderiyordu. Ailelerde nerdeyse çocuk kalmamıştı. Giden de bir daha geri gelmiyordu. Aileler de artık geri gelmeyeceklerini biliyordu. Çünkü gidenlerden neredeyse hiçbiri geri gelmiyor, üstüne yeni askerler götürülüyordu. Savaşlar o kadar şiddetli oldu ki aileler Yemen’e cepheye giden evlatlarının artık geri dönmeyeceğini biliyorlardı. Birçok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber alamadı. Savaşlarda şehit olmayanlar bile Yemen'de kalıyor, geri dönemiyordu. Geri gelebilenlerde kendi imkanlarıyla yıllar yıllar sonra gelebiliyordu. Bu acıyı yaşayan o kadar aile vardı ki, o yüzden dillerden düşmeyen türkünün sözleri şöyledir;<br><br></div><div>‘Havada bulut yok bu ne dumandır<br> Mahlede ölüm yok bu ne figandır<br> Şu Yemen elleri ne de yamandır<br><br></div><div>Ano Yemen'dir gülü çemendir<br> Giden gelmiyor acep nedendir<br> Burası Muş'tur yolu yokuştur<br> Giden dönmüyor acep ne iştir<br><br></div><div>Kışlanın önünde redif sesi var<br> Bakın çantasına acap nesi var<br> Bir çift kundurayla bir de fesi var<br><br></div><div>Ano Yemen'dir gülü çemendir<br> Giden gelmiyor acep nedendir<br> Burası Muş'tur yolu yokuştur<br> Giden dönmüyor acep ne iştir’<br><br></div><div>   Bu türküyü dinleyenler kendilerinden bir şeyler bulup hüzünleniyordu. Bu acıyla halkın dilinden düşmeyen Yemen Türküsü etki ve izlerini günümüze kadar taşımıştır.”<br><br></div><div>   Ahmet amcanın anlattığı bu hikaye gerçekten çok acıklıydı. Ben ve ailem çok etkilendik. Anladım ki türkülerin hikayelerini bilmek türküyü anlamamıza yardımcı olur. Hikayesini bilirsek hangi duygularla yazıldığını anlamış oluruz. <br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:17:20 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045728387</guid>
      </item>
      <item>
         <title>GÖLGE İLE GELEN ŞAHMERAN EFSANESİ (MARDİN)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045728774</link>
         <description><![CDATA[<div>   Hayat güzel ve hızla akarken hep tatlı, güzel bir kedim olsun istedim. Bir gün akşam ödevlerimi yapıyordum ve babamın telefonu çaldı. İşte beklediğim o güzel haber geldi. Heyecanla otogara gittik.<br><br></div><div>   Gri bir sepetin içinde parlak ve korkak gözleriyle bakan minik bir kedi vardı. O an dünyanın en mutlu çocuğuydum. Kalbim hızla atıyordu. Bir an önce eve varıp ona sarılmak ve kalbime basmak için sabırsızlanıyordum. <br><br></div><div>   Evimize geldik. O akşam evimizde bayram havası vardı. Sepetinden çıkarttık ve sanki o da bizi bekliyormuş gibiydi. Bize ve yeni eşyalarına hemen alıştı. Tatlı, uysal ve akıllı kedim benim. Bütün vücudu gri tüylerle kaplı olduğu için adını “Gölge” koyduk. Karanlıkta gözleri parlıyor ve kalp atışlarını bile hissedebiliyordum. <br><br></div><div>   Ben, Gölge ile birlikte uyumak istiyordum ama annem ve babam Gölge’yi kendi yatağında yatırdı.<br><br></div><div>  Gölge’m, güzel kül rengi kedim. O da benimle yatmak istemiş demek ki tatlı, sıcak, minnoş bakışlarıyla geldi yanıma. Heyecandan uyuyamadığımı hissetmiş olmalı.<br><br></div><div>Gölge:<br><br></div><div>“Neden uyumuyorsun?” dedi.<br><br></div><div>Kulaklarıma inanamadım. Kedim benimle konuşuyordu. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak:<br><br></div><div>“Sen geldiğin için çok heyecanlıyım. Seninle oynamak, zaman geçirmek istiyorum.” dedim.<br><br></div><div>Gölge:<br><br></div><div>“Merak etme, ben hep seninleyim. Çok güzel günlerimiz olacak. Haydi, sana nereden geldiğimi ve neler gördüğümü anlatayım mı? ” dedi.<br><br></div><div>Ben:<br><br></div><div>“Evet, seni tanımayı çok isterim. Her anını ve gördüğün her şeyi anlat, lütfen!”<br><br></div><div>Gölge, anlatmaya başladı:<br><br></div><div>    “Ben medeniyetler boyunca her çağda ayrı güzellikleri ayrı yaşanmışlıkları olan bir şehirden Mardin’den geliyorum. Mardin dili, dini, ırkı farklı ama mutlu insanların şehri. Bu şehir tarihi kadar efsaneleri ile de anılır. Şimdi sana benim en sevdiğim efsaneyi anlatacağım.”<br><br></div><div>   Ben heyecanla kulaklarımı açtım ve dinlemeye başladım. Gölge anlatmaya devam etti:<br><br></div><div>   Tahmasp köyün yakışıklı gençlerindenmiş. Annesinin hastalığından dolayı dalgınlıkla ormanda geziyormuş. Derken bir anda çeşitli yılanların bulunduğu bir kuyuya düşmüş. Tahmasp’ın bu kuyudan çıkma ihtimali şöyle dursun yılanlardan dolayı kımıldayamazmış. Bir anda kuyunun başında bir gölge belirmiş. Bu gölgeyi gören tüm yılanlar adeta saygı duruşunda durur gibi yaklaşmakta olan şeye bakıyormuş. Yaklaşan şey Şahmeran’ın ta kendisiydi. Alt tarafı yılan, üst tarafı çok güzel bir kız. Şahmeran, Tahmasp’ı oldukça etkiler. Şahmeran’da bir anda delikanlıya tutulur. Şahmeran, Tahmasp’ı kuyudan çıkarır. Derin bir aşk yaşamaya başlarlar. <br><br></div><div>   Şahmeran’ın büyük bir sırrı varmış. Tahmasp’ı kendisine bağlamak için her gün farklı hikayeler anlatıyormuş. Bir süre sonra anlatılacak hiçbir şey kalmamış. Tahmasp’ın artık canı sıkılmaya başlamış. Annesini ve köyünü özleyen delikanlı Şahmeran’ı ikna eder. Şahmeran gitmesine izin verir. Ama bir şartla Şahmeran’ın dünyanın ve insanlığın başlangıcından beri olan yerini kimseye söylemeyeceğine dair söz vermesini istemiş. <br><br></div><div>  Şahmeran'a söz verip ailesine kavuşan Tahmasp uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmeran'ın yerini kimseye söylememiş. Bir gün ülkenin padişahı hastalanmış. Tüm ülkede şifa aranırken padişahın kötü kalpli yardımcısı Şahmeran’ın etinin ilaç olacağını söylemiş.  Ülkenin her yerinde Şahmeran’ı görenler aranmış ve sonunda Tahmasp’ı bulmuşlar. Tahmasp’a zorla Şahmeran’ın yerini söyletmiştirler. Böylece Şahmeran yakalanır. Padişahın, yardımcısının ve Tahmasp’ın önüne getirtilir.<br><br></div><div>   Şahmeran padişahın yardımcısına demiş ki:<br><br></div><div>  “Şimdi size sırrımı vereceğim. Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine sahip olacak. Her kim ki benim vücudumdan bir parça koparıp yerse o da o anda ölecektir.”<br><br></div><div>   Şahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli yardımcı elinde kocaman kılıcı ile Şahmeran’ın ortadan iki ayırır ve kuyruğundan bir parça koparmış. Tahmasp'ta duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin, Şahmeran’ın vücudundan bir parça ısırıvermiş. Kötü kalpli yardımcı kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can vermiş. Tahmasp'a ise hiçbir şey olmamış. Şahmeran son anda yaptığı planı ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş. Böylece Tahmasp güçlü ve şifacı bir adam olmuş.”<br><br></div><div> <br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-29 23:18:11 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1045728774</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MADEN DAĞI DUMANDIR (ELAZIĞ)</title>
         <author>busrakmt34</author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1046827775</link>
         <description><![CDATA[<div>   Yoğun bir iş çalışmasından sonra babam, bizi birkaç günlüğüne Diyarbakır ve çevresindeki illeri gezmek için götürdü. Yol uzun olduğu için bazı güzel yerlerde durup oraların fotoğraflarını çekiyorduk. Diyarbakır’a gidene kadar babamla birlikte çoktan bir sürü güzel fotoğraf toplamıştık bile<br><br></div><div>   Diyarbakır’a ulaştığımızda güzelce dinlendikten sonra Hasan Paşa Hanı’nda güzel bir kahvaltıyla güne başladık. Diyarbakır’ı güzelce dolaştık. Tarih kokan şehirden sonra Elazığ’a gittik. <br><br></div><div>   Elazığ’ı dolaştıktan sonra babamla birlikte kahvehanede oturan amcaların yanına gittik. Uzun güzel bir sohbetten sonra amcalardan bu yöreye ait bir hikaye olup olmadığını sorduk. Amcalardan biri bize Elazığ yöresine ait olan ‘Maden Dağı Dumandır’ türküsünün hikayesini anlatmaya başladı:<br><br></div><div>  “Köyde Ali ile Gülsüm birbirlerini sevmektedirler. Ali babasının sağlığında Gülsüm’le evlenmek için söz almış. Fakat Ali’nin Gülsüm’ü alabilmesi, Gülsüm ile nişanlanıp evlenebilmesi için yüklü bir başlık parası gerekmektedir. İşte o zaman Ali’yi kara düşünceler sarmıştır. Ali, bu parayı biriktirmenin çok zor bir iş olduğunu da bilmektedir. Kara kara bu parayı nasıl biriktireceğini düşünmektedir. Nihayet Ali kararını verir ve başlık parasını biriktirmek için İstanbul’a çalışmaya gider ama oradan eli boş döner. İstanbul’da da başlığa yetecek parayı biriktirememiştir. Gülsüm’ün babası da aslında kızını Ali’ye değil İlyas Ağa denilen bir zenginin oğluna vermek istemektedir. Gülsüm’ün anası da, kızının Ali’yle evlenmesini istemektedir. O da dürüstlüğe, efendiliğe ve sevgi dolu yüreğe sahip olan Ali’yi takdir etmektedir. Ali’nin anası, Gülsüm’ü istemeye gider ama kızın babası herkesin tahmin ettiği gibi yüklü başlık parasında diretir ve “Bu parayı getirmeyene kızımı iki cihan bir araya gelse yine vermem” diye tutturur. Hem öyle yıllarca da bu paranın denkleştirilmesini bekleyemem” deyip kestirir atar. Köy ahalisi içinde Ali de Gülsüm’ün ağabeyi Mehmet’le çok iyi arkadaştır. Mehmet de kız kardeşinin Ali gibi iyi bir insanla evlenmesinden yanadır. Zaman zaman bu iki samimi can dostu arkadaş oturup düşünürler. Bu başlık parasına bir çözüm bulmaya çalışırlar. Sonunda bir çıkar yol bulurlar. Mehmet ile Ali bu duruma bir hal çaresi olarak Maden Dağı’ndaki taş ocaklarında işçi olarak çalışmak olduğunu düşünürler. Hiç zaman kaybetmeden hazırlıklarını yapıp taş ocağına çalışmaya giderler. Fakat Gülsüm’ün babası aksilik edip kızı başkasına vermekte diretir. Bu arada Ali Gülsüm ile haberleşmeye devam etmektedir. Bu haberleşmeler sayesinde kızın babasının bu fikrinden zamanında haberdar olur. Ali bir gün kızın ağabeyi Mehmet ile oturup konuşur; durumu ağabeye açıklar ve bunun üzerine Gülsüm’ü birlikte kaçırmaya karar verirler. Kızın ağabeyi de Ali’ye yardım edecektir. Ali, bu kararını uygulamaya koymak için taş ocağındaki yetkili kişiden izin almak ister; ancak iş sahibi bir gün daha çalışıp, ertesi gün gitmesini söyler. Ali de tamam deyip o gün de çalışmaya devam eder. Ali o gün çalışırken oldukça düşüncelidir; aklı fikri Gülsüm’dedir. O dalgınlık halinde çalışırken ateşlemiş olduğu dinamit aniden elinde patlar. Dinamitin patlaması sonucunda Ali’nin bedeni paramparça olur. Ali, Gülsüm’üne kavuşamadan ölür...  Ali’nin battaniyeye sarılı cenazesi köye getirildiği zaman bütün köye bir üzüntü çöker. Bu üzücü olay sonucunda perişan olan Gülsüm, bir türkü tutturmuş Maden Dağı üstüne. Türkü ki ne türkü… Yürekler yakan bir sevda türküsü bu:<br><br></div><div>Maden Dağı Dumandı Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Yolu Dolan Dolandı Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Gitti Yarim Gelmedi Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Yas Gözüme Dolandı Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> <br> <br><br></div><div> <br><br></div><div><br> Bu Dağın Ardı Meşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Gün Kalka Gölge Düşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Beni Yardan Edenin Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Evine Şivan Düşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> <br> Bu Dağlar Meşe Dağlar Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Vermiş Baş Başa Dağlar Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> O Yar Dönüp Gelende Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim<br> Yol Verin Aşa Dağlar Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim”<br><br></div><div>  Bu hikayeyi dinlerken çok üzüldüm. Ali’nin sevdasına dair verdiği önemin bir sonuca ulaşmamasına ve Gülsüm’e kavuşamadan bu dünyadan gitmesine çok üzüldüm.<br><br></div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2020-12-30 20:42:04 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1046827775</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MUŞ</title>
         <author></author>
         <link>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1321702228</link>
         <description><![CDATA[<div>ÇOK  GÜZEL</div>]]></description>
         <enclosure url="" />
         <pubDate>2021-03-17 16:52:43 UTC</pubDate>
         <guid>https://padlet.com/busrakmt34/c7boibe6c3mn5hoh/wish/1321702228</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
